Kendi blogunu oluştur ;)
info |

detay

mitoloji,arastirma,hikaye

emperyalist yalan

Varsayılan Ermeni Soykırımı, yoktur, uydurmadır, emperyalist yalandır
i
Soykırım (jenosit), hukuki bir kavramdır. Aynı cinayet kavramı gibi. Fransa Meclisi, "Buş katildir." şeklinde karar aldı diye, maalesef buş katil olmuyor. Bu gün, Türklerin jenosit suçunu işlediğini iddia eden palavracılar, birinci dünya savaşı sonunda bütün imkanlar ellerinde iken bunu yargı kararıyla kesinleştirebilirlerdi. Ama bütün aramalarına rağmen bu konuda bir tek kanıt, delil bulamamışlardır. Bununla ilgili bir yazı aşağıda.

Prof. Dr. Norman Stone: Ermeni soykırımı yoktur ve hapse girmeye hazırım!

Diaspora Ermenileri, "tarihçilerin" soykırım davasını kabul ettiğini söylüyor. Ortada, diasporanın çizgisini onaylayan "soykırım uzmanları birliği" olarak nitelendirilen saçma bir örgüt var; ancak bunlar kim ve ne tür ehliyetlere sahipler? Ruanda, Bosna ve hatta Auschwitz hakkında bir şeyler biliyor olmak onlara 1915'teki Anadolu'yu tartışma salahiyeti vermez...



'Ermeni soykırımı emperyalist bir komplo.' Marksist bir üslup içinde böyle dile getirmişti Doğu Perinçek ve bunu İsviçre'de söylemeyi tercih etmişti. İsviçre, 1915 yılında Osmanlı Ermenilerinin soykırımdan geçtiğini inkar eden herhangi birine hapis cezası öngören bir yasayı kabul etmişti ve Perinçek sırf buna karşı çıktı diye polis tarafından sorguya çekilmişti. Ne yazık ki diğer ülkelerde de benzer olaylar cereyan ediyor ve şimdi de Fransız parlamentosu İsviçre'den daha sert bir yasayı onaylamış durumda: Bir yıl hapis ve ağır para cezası. Bu saçma, gülünç ve de rezilce bir iş - tarihin karalanması ve ondan geri kalmayan popülist politikalar. Aslında, mali açıdan da çok kirli bir iş. Zira hepimiz biliyoruz ki, Ermeniler için yasal sistem işleyebilir: mahkeme davalarının sonunda kârların paylaşımı karşılığında hukukçular hiçbir şey yapmama konusunda anlaşacaktır. Mahkeme davaları her zaman çok pahalıdır ve bu nedenle bankalar, şirketler ya da hastaneler için, herhangi bir sorumluluk kabul etmeden ödeme yapma anlaşması yapmak daha kolaydır; çünkü davayla uğraşmak absürd bir biçimde pahalı olacaktır ve -Amerikan jüri sistemi prosedüründe olduğu gibi, sonucun ne getireceği kestirilemez. Ne ironiktir ki hırsızlık yapmak istediği evin çatısından düşen ve feci şekilde yaralanan hırsız, ev sahibini mahkemeye veriyor: Sonuç, uğradığı kaza dolayısıyla kendisine ödenen zarar miktarı bir milyon dolar! California'da Ermenilerin soyundan gelen diaspora üyelerinin sınıf eylemleri de, 1915 tarihine giden iddialar nedeniyle Deutsche Bank'ı silkeledi ve 17 milyon dolar topladı; daha sonra aynı şeyi bir Fransız sigorta şirketiyle denemeye çalıştılar. Tümüyle emin olabiliriz ki, Türkiye'nin "soykırımı tanıması" durumunda mali iddialar da peşi sıra gelecektir.

Türkler soykırım yapmadı ...

Ancak Türkiye, bunu kabul etmeyi reddederse, tamamen iyi bir zeminde kalacaktır. Söylenmesi gereken ilk şey, "soykırım" işi hiçbir zaman kanıtlanmadı. Gösterilen en iyi kanıtlar dolaylı düzeyde ve İngilizler, İstanbul'u işgali sırasında hiçbir zaman direkt bir kanıt ya da belge bulamadı. İngilizler, Türklere karşı kanıt bulmak amacıyla önde gelen bazı Türkleri Malta'da tutsak etti; ancak hiçbir şey bulamadılar. İngilizler, Amerikalılara bir şey bilip bilmediklerini sorduklarında aldıkları cevap sadece 'hayır'dı. Sonuç, olduğu iddia edilen "soykırımın" hiçbir zaman doğru düzgün bir mahkeme sürecine konu olmamasıdır. İngilizler, Türk esirleri bıraktı (adi bir biçimde onların Malta'dan ülkelerine dönebilmeleri için gerekli yol parasını ödemeyi de reddetti). Bu olayın vuku bulmasının ardındaki nedeninin milliyetçi Türklerin İngiliz yetkililerini rehin tuttuğu yönünde karşı iddialar da mevcut; ancak gerçek şu ki, kanun adamları açık bir biçimde tutsaklarını yargılamak için ellerinde yeterli kanıtın bulunmadığını söyledi.

Diaspora Ermenileri, "tarihçilerin" soykırım davasını kabul ettiğini söylüyor. Ortada, diasporanın çizgisini onaylayan "soykırım uzmanları birliği" olarak nitelendirilen saçma bir örgüt var; ancak bunlar kim ve ne tür ehliyetlere sahipler? Ruanda, Bosna ve hatta Auschwitz hakkında bir şeyler biliyor olmak onlara 1915'teki Anadolu'yu tartışma salahiyeti vermez, ayrıca Osmanlı uzmanları hiçbir şekilde "soykırıma" ikna olmamışlardır. Aslında, diaspora çizgisini hiçbir zaman kabul etmeyen ayrı bir tarihçiler "takımı" bulunmaktadır. Fransa'da Selanik tarihçisi ve müthiş bir bilgin olan Gilles Veinstein, L'Histoire'de 1993 yılında yayınlanan o ünlü makaledeki kanıtı yeniden inceledi. O zaman da Ermeni diasporası hop oturup hop kalkıyordu ve Veinstein, tarafsızca, takdire şayan bir şekilde soykırım iddiaları ve aksi argümanları özetledi. Gerçek şu ki, ortada bir "soykırım" kanıtı yok, bir bakıma Ermenilerin imha edildiğini gösteren hiçbir belge ortaya çıkmadı. Ancak düzmece bir kanıt var. 1920 yılında, Andonian isimli bir gazeteci tarafından İngilizlere verilen bazı belgeler var. Andonian, bu belgelerin kendisine Naim ismindeki bir Osmanlı yetkilisi tarafından verildiğini iddia ediyordu. Belgeler, İngilizce ve Fransızca olarak bir kitapta yayınlandı ve eğer bunları itibari değere alırsanız etkileyicidirler: Burada valilere Ermenileri katletmelerini söyleyen bir Talat Paşa vardır, tabii yetimhanelerdeki çocukların katledilmeleri unutulmayacaktır; ancak her şey gizli tutulacaktır.

Ermeniler düzmece dokümanları öne sürüyor

Ancak dokümanların düzmece olduğu çok aşikardır -tarihler ve imzalarda basit hatalar yapılmıştır. 1920 yılında, yeni Ermeni Cumhuriyeti dağılıyordu. Kazım Karabekir, Kars'a (hemen hiç direniş olmadan düştü) ilerliyordu ve Türk milliyetçileri Moskova ile işbirliği yapıyordu (aslında ortada bir pazarlık vardı: Türkiye Azerbaycan'ı terk edecek, Rusya da Anadolu Ermenistan'ını). Ermeniler çaresizce Trabzon'a asker çıkaran İngilizlerin müdahale etmesine ve kendilerini korumalarına muhtaçtı.

Bununla birlikte, İngiliz'in (ve daha fazla Fransız) Küçük Asya'da yeteri kadar problemi zaten vardı ve esas mutluluk yeni Türkiye'ye yerleşmekti. Önde gelen Ermeni "soykırımcısı" V. Dadrian hâlâ tutkulu bir biçimde bu belgelerin doğruluğunu savunuyor; ancak bu çabalar onun uzmanlığına fazla bir itibar sağlamamaktadır: Örneğin, belgelerin yazılı olduğu kağıdın Halep'teki bir Fransız okulundan geldiği yönündeki iddiaya karşın Dadrian, o dönemde kağıt sıkıntısı olduğu yanıtını veriyor (Tabii, yönetimdeki Osmanlı valisi Fansız bir okul müdürüne kendilerinin okul kağıdını kullanıp kullanamayacağını sormuştu? Hiç ihtimal dahilinde değil.) Naim-Andonian belgeleri kazara bir mahkemede test edilmedi. İngilizler onları kullanmayı reddetti ve bir Alman mahkemesi ise onları bir kenara salladı. Sonra ortadan yok oldular-tüm "soykırım" kanıtının bu belgelerden ibaret olduğu göz önünde bulundurulursa kaybolmamalarını beklersiniz değil mi? Aksi halde, bir İngiliz mahkemesinin "ikincil kanıt" kararıyla kalakalırsınız -bir tanık, başka bir tanığın başkasına söylediği bir şeye tanıklık ediyor. Böylesi bir şey kanıt sayılmaz. Son üç yıldır Ermeni tarihçiler açık bir biçimde iki düzine ülkede neler bulunduğunu araştırmak için dilencilik ediyor -örneğin Danimarka arşivinde. İçerikleri ise bizim daha önce bildiklerimiz-savaş sırasına Anadolu'nun birçok bölümünden göç ettirilen çok sayıda Ermeni'nin öldürüldüğü ya da öldüğü. Osmanlı, bir ırkı imha etmeye mi niyetlendi ya da sadece çok berbat geçen bir sınır dışı mı vardı?

Bu hususa gelince uzmanlar bölünüyor. Yolunda gitmeyen bir sınır dışı pek çok ehliyetli tarihçinin hükmü-Bernard Lewis, Heath Lowry, Justin McCarthy, Yusuf Hallaçoğlu. Eski alfabeyi ve geçmişi bilen diğer tarihçiler bunun önceden tasarlanan bir imha kampanyası olduğuna inanıyor ve bu tarihçilerin bazıları Türk (Mete Tunçay, Selim Deringil gibi). Kitabı savaş suçları yargılamalarına dayanan bir Türk tarihçi Taner Akçam, İngiliz işgalinin ilk dönemlerinde katliamlar olduğunu yazıyor ve soykırım tezini kabul ediyor (her ne kadar sürecin Nazi Almanyası'nda Nazilere karşı yapılanla karşılaştırılamayacağına vurgu yapsa da). Uzmanların bu görüş ayrılığı düşünüldüğünde, Fransız ya da başka bir parlamentonun cevabin ne olduğuna dair hüküm vermesi açıkça kepazeliktir. Ancak dahası kötüdür çünkü Ermeni diasporası aşırı derecede intikamcı. Örneğin, Gilles Veinstein tarafsız makalesine ödül olarak bir iftira kampanyası ile karşı karşıya kaldı. Veinstein, seminerler vermeleri için ülkedeki en iyi uzmanları seçen College de France için aday olmuştu. Ancak, Ermeni diasporası ona karşı bir kampanya başlattı, her nedense özellikle matematikçiler arasında. Ekonomi profesörlerinden birine, bir bütün olarak Fransız tarihçilerin Veinstein'i desteklediği ve soykırım tezini sevmedikleri söylenince onun çevabı, "Onların tümü Osmanlıcı" oldu, sanki bu onları ehliyetsiz kılıyormuş gibi. Gerçek şu ki Ermeni diasporası bu iddialarını doğru düzgün bir mahkeme sürecine taşımadı. Bunun yerine, Veinstein gibi adamları susturmaya çalışıyorlar. İki yıl önce bir Amerikan yayınında olağanüstü bir olay vardı. Massachusetts Üniversitesi'nde bir profesör olan, çok iyi bilinen bir tarihçi ve modern Alman tarihi üzerine birkaç kitabı bulunan Gunther Lewy, Alman dokümanları çerçevesinde Ermeni katliamları üzerine bir kitap yazdı. Kitap özellikle değerliydi; çünkü Dadrian'ın, Alman kanıtını nasıl da eğip büktüğünü gösteriyordu. Lewy, her zamanki yayıncısına, Oxford University Press (New York) bu kitabı önerdi. Bir komisyon tarafından hazırlanan rapor Lewy'nin çok büyük yanlışlar yaptığını iddia etti: Ne yanlış olmaması için uğraştılar ne de herhangi birinin kolayca girişebileceği gibi küçük değişikliklere gittiler. Lewy'nin kitabının metni "Türk inkarcılarının konuşmaları" damgası vurularak reddedildi. Lewy, bir başka yayınevi buldu, University of Utah Press. Ve karşına ne çıksa beğenirsiniz, ABD'de kıdemli bir Ermeni tarihçisi Richard Hovannisian (California Üniversitesi), yayını basan üniersiteyi Başkan Bush'a şikayet eden bir protesto yazısı kaleme aldı.

Fransa'da gerçeği haykırmaya hazırım...

Bu arada aklıma gelmişken, Hovannisian'ın Bağımsız Ermenistan Tarihi isimli eserinin son iki cildi iyi kaleme alınmış ve tarafsız -bazı açılardan klasik bir tarihi yazı bile denebilir (daha önce yazılan iki cilt aynı sınıfta değildi).

Şimdi, ortada yanlış olan bir şey var. Doğru olduğuna inanıyorsan, o zaman kanıtın bizzat kendisinin konuşmasına izin vereceksin ve muhalefetle karşılaşırsan şu ya da bu şekilde argümanın kazanmasını umut edeceksin. Karşı sesleri susturma çabaları, konferansları boykot etmeler, Justin McCarthy'e yapıldığı gibi, kabadayılık etmek ya da yabancı politikacıları manipüle etmek -bunların tümü Ermenilerin kendilerinin davalarının çok güçlü bir konumda olmaktan uzak olduğunu bildiklerini gösterir. Her halükarda, bu lalettayin şey Ermenistan için bir yarar sağlamaz. Türkiye'nin doğusuna ve Kars'a giderseniz, sınırdan karşıdaki Ermenistan'a bir bakın. Ülke çok fakir ve Türkiye ile ticaret başlamazsa öyle kalmaya devam edecek. Tek endüstri, Moskova ve Bağımsız Cumhuriyetlerin verdiği vizeler sayesindedir (ya da Türkiye'de yaşayan 100 bin eski Sovyet Ermeni'sidir). Ermenistan, diaspora parasının sırtından geçiniyor (ve Amerikan fast food yerlerinin yaygınlaşması şimdi halkın daha fazla obez olması anlamına geliyor). Sovyet döneminde Ermenistan'ın nüfusu 3 milyona yaklaşıyordu. Daha sonra bağımsız oldular ve Karabağ savaşı patlak verdi. Nüfus gittikçe azalıyor ve şu an bir buçuk milyonun üzerinde değil. Absürd olansa bağımsızlığın Ermenilerin, 1915'te yok olduğunu varsaydıkları nüfustan iki kat fazlasını kaybetmesine neden olduğudur. Diğer bir deyişle, tüm samimiyetimle söylüyorum ki bu saçma işin özünde bir hastalık var.

Türkiye ne yapmalı? Eğer Fransız yasası onaylanırsa, o zaman Türkler eyleme geçmek için hazır olmalı aksi takdirde tazminat için devasa rakamlar ödeme riski ile karşı karşıya kalacaktır. Örgütlenmek gerekmektedir. Ben gönüllü olarak Fransa'da sıkıntı çıkarabilirim: Halka açık bir konferans vermek ve tüm "Ermeni soykırımı" tezi içinde neyin yanlış olduğuna işaret etmek benim için çok kolay olurdu -aslında sadece Veinstein'in makalesini de okuyabilirim (ya da o dönemin önde gelen ismi Alman General Bronsart von Schellendorf'un makalesini). Fransız hükümeti muhtemelen bir süre için beni cezaevine koymak için yeteri kadar sıyırmış olacaktır (aslında bu suçu, çok sayıda Afrikalının köle ticaretine dahil edildiğine işaret etmek olan ve bazı kölelerin bu ticaretin kendilerini yamyamlıktan koruduğu için götürülmeye gönüllü olduğunu yazdığı için cezalandırılan saygın bir Fransız tarihçiye de yapılmıştı). Ancak birisinin çıkıp da, parlamentonun yetkisinin saçma bir şekilde suistimal edilmesine ve neredeyse yüz yıl önce ve iki bin kilometre uzaktaki ve dilini bugün sadece çok az sayıda insanın konuşabildiği bir ülkedeki bir olay hakkında tarihçilere ne söylemeleri gerektiğini dikte eden bir parlamentoya karşı bir duruş benimsemesi gerekmektedir.


Kaynak: Zaman Gazetesi

Stratejik Analiz

Mehmet Akpınar
 

Haberiniz olsun, maskeler düştü

Türkiye bölücü terör ve arkasındaki aktörlerle boğuşurken çok önemli bir gelişme gündeme bile gitmeden unutulup gitmek üzere.

Türkiye için bölücü terör kadar önemli başka bir konu, Türk tarihinde, Ermenilere karşı bir soykırım yapıldığı iftirası ve bu iftiranın kabulü için Türkiye’ye uluslararası kamuoyunda yapılan baskıdır.

Türkiye’ye saldıranların bu konuda ortaya koyabildikleri önemli bir tarihi belge yok. Bu konuda Türkiye’ye karşı geliştirilmeye çalışılan argümanların hemen hepsi ‘sloganımsı kabullerden’ oluşuyor.

Maalesef biz başka pek çok konuda geliştiremediğimiz reaksiyonu, Ermeni yalanları hususunda da gösteremediğimiz için dünya kamuoyu ‘yavaş yavaş’ bu yalanı kabullenmekte ve mukadder bir mağlubiyete doğru adım adım ilerlemekteyiz.

Tabiki, tarafgir davranış gösteren yabancı düşünür ve tarihçilerin yanı sıra ‘bilim namusuna’ sahip bazı aydınlar, konu üzerinde tarafsız kalabilmekte, soykırım iftiralarına (kendilerine karşı gösterilen tehdit dahil her türlü tepkiye rağmen) karşı durmaktadırlar.

Bu aydınlara verilebilecek en önemli örnek, Kentucky Louisville'deki University of Louisville'de tarih profesörü olan Dr. Justin A. McCarthy’dir.

McCarthy:

Evet, Türkler Ermenileri öldürmüştü, bu doğru ama Ermeniler de bir çok Türk’ü öldürmüştü. Bu bir katliam, etnik bir temizleme değildi, savaş koşullarında yaşanmış bir şeydi. Hükümetlerin yanı sıra halklar da savaşmıştı ve bu savaşta yüz binlerce insan ölmüştü’ diyor...

Bugüne kadar, Ermenilerin katliam yapıldığı tezlerini savunmak için ortaya koydukları tek belge, dönemin Dahiliye Nazırı Talat Paşa’nın ‘katliam-soykırım’ emrini verdiğine kanıt olarak sunulan meşhur telgraflardır.

Soykırımın dayanağı telgraflar sahteymiş

Mayıs ayı içerisinde, Ermeni tezlerini toptan çürüten bir gelişme yaşandı ve o döneme ait önemli araştırmalara imza atan Rus askeri tarihçi Boris Mihayloviç, hem Ermenilerin I. Dünya Savaşında Rus askerileri ile birlikte Türklere karşı katliam yaptıklarını hem de Talat Paşa’ya ait olduğu öne sürülen ‘katliam emri veren telgrafların’ kurgu olduğunu ortaya çıkardı.

Sahte telgraf konusuna girmeden önce gelin Mihayloviç soykırım yalanı konusunda ne söylüyor dinleyelim:

‘Osmanlılar tarafından alınan önlemlerin çok acımasız ve korkunç olduklarını inkar edemem. Ancak Osmanlı Devleti’nin bu konuda yaptığı açıklamaya göre, Ermeniler özellikle Taşnaklar, Türk ordusuna karşı beşinci kol faaliyeti yürütmüşler, Rus askeri üniformaları giyerek bölgedeki (Erzurum, Kars, Sarıkamış, Iğdır) Türk köylülerini acımadan katletmişlerdir. Osmanlının ‘göç’ politikası ülke güvenliğinin sağlanması ve kendi vatandaşlarını korumak amacıyla yürütülmüştür’.

Mihayloviç’e göre, soykırım iddiasını bir Osmanlı politikasına bağlamaya çalışanların, bir de bu yönde alınmış bir karar bulmaları gerekmektedir. Bugüne kadar pek çok tarihi çalışmayı (hatta belki Halil Berktay, Taner Akçam, Baskın Oran gibi kendi aydınlarımızı) yanıltıp, yanlış yönlendiren hayali Talat Paşa telgrafları bu amaca hizmet etmektedir.

Şimdi Mihayloviç’i dinleyelim bakalım, Ermeniler bu konuda nasıl bir strateji geliştirmişler...

‘Talat Paşa’nın katliam emrini verdiği iddia edilen telgraflar denildiği gibi General Allenby komutasındaki kuvvetlerce Halep’te ele geçirilmemiştir. Bu telgrafların Naim Bey adlı bir Osmanlı memurunda bulunduğu ve İngiliz işgalinin öngörülememesinden dolayı Osmanlılarca yok edilemediği iddiaları da yalandır. Gerçekte, sahte telgraflar İngiliz tarafından hazırlanmış ve dünya kamuoyuna Parisli Ermenilerin elinden sunulmuştur’.

Sahte telgraflardan sonra ne olur?

Kıyamet bundan sonra kopar... Sonuçta en önemli kanıt ele geçirilmiştir. Talat Paşa’nın telgrafları, Osmanlının taammüden bir soykırım gerçekleştirdiğinin kanıtı olur ve dünya bu masalla yaklaşık 90 yıl kandırılır.

Telgrafların gerçek olup olmadığı konusunda tartışma 1920 yılından bu yana sürmekteydi. Ermeni politikacılarının ve lobicilerinin iftiralarının tek dayanağını teşkil eden telgraflar genelde (Ermeni destekçileri tarafından) ‘kati doğru’ olarak kabul görmekteydi.

Bu teze karşılık Türk araştırmacılar daha çok telgrafların içerdiği Osmanlıca hatalarını ve orijinallerine hiçbir zaman ulaşamadığımız İngiltere Dış İşleri Bakanlığı arşivlerini karşı delil olarak göstermekteydi.

Mihayloviç’e göre bu telgrafları kaleme alan, hazırlayan şahıs bilinenin (ve Türk tarihçilerin iddiasının) aksine Ermeni Aram Andonian değildir. Tarihçi Mihayloviç, Ermeni tarihçilerin (ve Türk tarihçilerin) aksine hikaye yazmaz belgelerle konuşur. Bu önemli iddiasının arkasındaki ‘belgeler’ ise, Andonian’ın, dönemin İngiliz Dış İşleri Bakanlığına yazdığı ‘jurnallerdir’.

Mihayloviç, bu itiraf jurnallerinin bugün İngiliz Dış İşleri arşivlerinde (British Public Recording Office, London, Arc.No. 371/4240/E163748) korunduğunu belirtiyor. Andonian’ın İngiltere Dış İşleri ile yazışmaları, kumpasın gerçek adresine işaret etmektedir. Sahte belgeler İngiltere’nin ürünüdür ve Andonian mektuplarında, telgraf metinlerinin nasıl ve hangi amaçla, kimler tarafından hazırlandığını açığa çıkaracak şekilde İngiliz Dış İşlerine bu önemli dayanak için teşekkür etmektedir (Sahte telgrafları hazırlayanın Andonian olduğuna dair eski iddialar ve bu konudaki karşı Türk görüşü için bakınız http://www.ermenisorunu.gen.tr/turkce/yanitlar/yanit7.html).

Sonuçta Mihayloviç sahteciliğin Andonian tarafından değil, İngiliz Dış İşleri tarafından yapıldığını ortaya çıkarmış, bu sahteciliğin katliamda Osmanlı ‘devlet kararının ispatı’ için yapıldığını gözler önüne sermiştir.

Mihayloviç’e göre sahte belgeleri kullanan Ermeni tarihçilerde, bu sahte belgelerin arkasında Paris Ermeni cemaatlerini gören Türk tarihçilerde yanılmaktadır.

(Yazının bundan sonraki bölümü ‘telgraf’ oyunu ile ilgili bugüne kadar yaşanan süreci özetliyor. İlk bölümde aradığınızı bulduğunuzu düşünüyorsanız, ikinci bölümü okumayabilirsiniz).

Telgrafların tarihi

Aram, bu telgrafların örneklerini 1920’de Paris’te yayınlamıştır. Ayrıca bu sahte belgeler, Talat Paşa’yı Berlin'de şehit eden Tehlirian’ı yargılayan Alman mahkemesine sunulmuş. Mahkeme bu telgraf metinlerinden beşini gerçek kabul etmiş ve bu iddia böylece görünüşte hukuki bir statü kazanmıştır (http://www.ermenisorunu.gen.tr/turkce/yanitlar/yanit7.html).

Andonian bu telgrafları ilk kez kendisinin ele geçirdiğini söylese de, telgraf metinleri daha önce 1919’da İngiltere’de Daily Telegraph gazetesinde yayınlanmıştır (http://www.ermenisorunu.gen.tr/turkce/teror/talepleri.html).

İngiliz Dış İşleri Bakanlığı, gazetenin yayınları üzerine konuyu ‘güya’ soruşturmuş ve sonunda bu belgenin Allenby kuvvetlerince Halep’te bulunmadığını, Paris’teki bir Ermeni grubunca icat edildiğini iddia etmiş, kendi sorumluluğundan kurtulmaya çalışmıştır (British Public Recording Office, London, Arc.No. 373/9227/E 6429).

Telgraflara neden gerek duyuldu?

İstanbul’un işgalinden sonra, Ermeni katliamının sorumlularını cezalandırmak maksadıyla tutuklanarak Malta’ya sürülen Osmanlı aydın ve devlet adamlarının mahkeme kayıtları ve bu mahkemeler ile ilgili ABD ve İngiltere arasında yapılan yazışmalar da Osmanlının bir katliam yapmadığı açıkça görülmektedir.

Yine aynı yazışmalarda, İngiliz devlet adamları garip bir şekilde Osmanlı aleyhine kanıt bulunamadığına dair üzüntülerini belirtmektedirler.

Washington’daki İngiltere Elçisi 13 Temmuz 1921 tarihinde kendi Dış İşlerine gönderdiği yazıda (British Public Recording Office, London, 371/6504/8519) ‘Türkler aleyhine kullanılabilecek aleyhte hiçbir delil olmadığını bildirmekten üzüntü duyarım. Hiçbir somut vaka yoktur. Türkler hakkında Majesteleri Hükümetinin halen elinde bulunan bilgilerin takviyesinde yararlı olacağı düşünülen belge olmadığı gibi... ’ diyor.

Bu itiraf mektubu üzerine İngiliz Dış İşleri, Kraliyet Savcılığını göreve çağırıp ne yapılması gerektiğini sorar. Savcılığın yanıtı şöyledir: ‘Hiçbir şahitten tutukluların suçluluğunu kanıtlayacak bir ifade alınmış olmadığı gibi kanıt olarak öne sürülen belgelerin gerçekliği konusunda kuşkular vardır...’ (29 Temmuz 1921, British Public Recording Office, London, Arc.No. 371/6504/ E 8745).

Tüm çabalara karşılık bizi lekeleyecek bir delil elde edemeyen İngiltere, bu üzüntü ve ‘başarısızlığı’ telafi gayesi ile öldürülen Ermeniler hakkında bir ‘devlet kararının’ olduğunun ortaya konulması ve dolayısı ile ölümlerin soykırım olduğunun kabulünün sağlanması için sahte belgeler hazırlar. Sonra, bu belgelerin güvenilirliği sorgulanmaya başlanınca yukarıda anılan komisyon kurulur ve sahtecilik kabul edilirken, sorumluluk Paris Ermeni cemaatlerine atılır..

İşte Mihayloviç’in (bizim tarihçilerimizden beklenen ama bir türlü gerçekleşmeyen) bu araştırmanın sonucu ortaya çıkardığı sahtecilik olayı... 90 yıllık yalanın tamamıyla hiçbir kuşkuya yer kalmayacak şekilde çürütülmesi ve düşen maskeler...

Sorular Sorular...

Öncelikle Almanya’ya, telgraf yalanının hukuki statü kazanıp, doksan yıldır tepemizde demoklesin kılıcı gibi sallanmasına sebep olanlara... Aram Andonian, tüm belgelerin (telgrafların) gerçek olduğu iddia ederken; aldığınız kararın hukuki olmaktan çok siyasi olduğunu hala itiraf etmeyecek misiniz? Ya Andonian haklıdır hepsi gerçektir ya Andonian haksızdır hepsi sahtedir. Katliam telgraflarının bir kısmının sahte bir kısmının gerçek olması mümkün müdür? Konu ile ilgili İngiliz arşivleri belgelerin sahteliğini açıkça ispat etmektedir.

Sonra Dış İşlerimize... Neden bu konuda sessiz ve etkisizsiniz? (Her ne kadar kendisinin ihtiyacı olmasa bile Ermeni yalanları ile mücadelede bir avantaj elde etmeyi sağlamak üzere) neden Almanya’dan Talat Paşa cinayeti için bir karar düzeltmesi istemiyorsunuz?

En son ama en önemli soru Türk Tarih Kurumuna... Kendi arşivlerimizi açmakta gösterdiğiniz başarısızlığı ve beceriksizliği birde bu hayati konu ile ilgili İngiliz, Amerikan ve Rus arşivlerinin incelenmesi için gösterirken hiç mi yüzünüz kızarmaz sizin?

Varoluş sebebiniz bu araştırmaları yapmak iken, Ermeni soykırımı yalanları için en önemli dayanak olarak gösterilen hayali Talat Paşa telgrafları konusunda İngiliz Arşivlerinde yer alan belgeleri kitaplaştırıp, dünyanın gözüne sokmamanın sebebi nedir?

Son söz McCarthy’den...

Bu önemli gelişme, Ermeni yalanlarına Mihayloviç’in cevabı, Türkiye’deki mevcut toz dumana karışıyor, güme gidiyor...

Bir fırsat kaçıyor...

Justine McCarthy’nin bir sözü ile bitirelim... ‘Türkleri sevmek ve savunmak kadar zor bir şey tanımam... Türklerin haklarını savunmak ancak Türklere rağmen yapılabilir, onlarla birlikte değil...’


Ermeniler lonusunda davalı değil davacı olmalıyız... Bu düşünceyi desteklemek üzere; Van, Zeve'de Ermenilerin katlettiği Türklere ait toplu mezar kazısına ait Dr. Cevat Başaran'ın hazırladığı ön rapor 'konuk yazarlarda' (http://onpunto.com/ShowBlog.aspx?BlogId=7514&Web=myblog) yayınlanmıştır.

 

Kaynak:http://onpunto.com/ShowBlog.aspx?Web=thenewport&CId=57027

ŞEHİT DİPLOMATLAR

ŞEHİT DİPLOMATLAR

http://www.ermenisorunu.gen.tr/turkce/makaleler/makale17.html

Tarih Şehir / Görev Adı-Soyadı
27.01.1973 Santa Barbara / Başkonsolos Mehmet BAYDAR
Konsolos Bahadır DEMİR
22.10.1975 Viyana / Wien / Büyükelçi Daniş TUNALIGİL
24.10.1975 Paris / Büyükelçi İsmail EREZ
Şoför / Driver Talip YENER
16.02.1976 Beyrut / Başkatip

Oktar CİRİT

09.06.1977 Vatican City / Büyükelçi Taha CARIM
02.06.1978 Madrid / Büyükelçi / Elçi Necla KUNERALP
Em.Büyükelçi / Retired Ambassador Beşir BALCIOĞLU
12.10.1979 Lahey / Büyükelçi Oğlu / Ambassador's Son Ahmet BENLER
22.12.1979 Paris / Turizm Müşaviri / Tourism Counsellor Yılmaz ÇOLPAN
31.07.1980 Atina / Athens İdari Ataşe Galip ÖZMEN
Athens / İdari Ataşe Kızı Neslihan ÖZMEN
17.12.1980 Sydney / Başkonsolos Şarık ARIYAK
Güvenlik Ataşesi

Engin SEVER

04.03.1981

Paris / Çalışma Ataşesi Reşat MORALI
Din Görevlisi Tecelli ARI
09.06.1981 Cenevre/ Sözleşmeli Sek. M. Savaş YERGÜZ
24.09.1981 Paris/ Güvenlik Ataşesi Cemal ÖZEN
28.01.1982 Los Angeles / Başkonsolos Kemal ARIKAN
08.04.1982 Ottava / Ottawa / Ticaret Müşaviri / Counsellor for Commercial Affairs Kani GÜNGÖR
04.05.1982 Boston / Fahri Başkonsolos / Honorary Consul General Orhan GÜNDÜZ
07.06.1982 Lizbon / Lisbon / İdari Ataşe/ Administrative Officer Erkut AKBAY
27.08.1982 Ottawa / Askeri Ataşe Albay / Military Attache Colonel Atilla ALTIKAT
09.09.1982 Burgaz / İdari Ataşe / Administrative Attache Bora SÜELKAN
08.01.1983 Lisbon / İdari Ataşe Eşi / Nadide AKBAY,Administrative Officer's Wife eşi merhum Erkut AKBAY'ın yaşamını yitirdiği 07.06.1982 tarihli saldırıda yaralanmış ve 08.01.1983 tarihinde yaşamını yitirmiştir. Nadide AKBAY
09.03.1983 Belgrad / Büyükelçi / Ambassador Galip BALKAR
14.07.1983 BrükseI / Brussels / İdari Ataşe / Administrative Attache Dursun AKSOY
27.07.1983 Lisbon / Müsteşar Elçi / Wife of the Counsellor Cahide MIHÇIOĞLU
28.04.1984 Tahran / Sözleş.Sek. Elçi / Wife of Secre. Işık YÖNDER
20.06.1984 Viyana / Çalışma Ataşesi Erdoğan ÖZEN
19.11.1984 Viyana / Uluslararası Memur Evner ERGUN
07.10.1991 Atina / Basın Ataşesi Çetin GÖRGÜ
11.12.1993 Bağdat / İdari Ataşe Çağlar YÜCEL
04.07.1994 Atina / Müsteşar Haluk SİPAHİOĞLU

Ab_ı Hayat Köyü 9-15


Aradan 3 yıl geçmişti.Bu üç yıl sanki bana üç asır gibi geldi.Ayağım tam anlamıyla iyileşmemişti.Fadime’ nin beni böyle görmesini istemiyordum.Hayatım bir kabusa dönüşmüş, aklım hep Ab_ı Hayat Köyündeydi.Bu şekilde gitsem bile tepeye çıkmam imkansızdı.Annem ve babama düğüm nikahı yapıp evlendiğimi açıklayamazdım.Yaşım yirmiyedi olmuştu.Annem, Nilgün’ le evlenmem için baskı yapıp duruyordu.
Nilgün’ ün ailesiyle benim ailem yıllardır çok iyi anlaşıyorlardı.Çocukluğumuzdan beri bizi birbirimize yakıştırıyorlardı.Nilgün, ailesinin biricik kızıydı.Ailesi jet sosyetedendi.Galatasaray lisesini beraber bitirmiştik.Ünüversite tahsilimi Boğaziçi işletmede okudum, Nilgün babasının tekstil fabrikasında çalışmayı seçmişti.Modacı Zeynep TUNUSLU ile birlikte marjinal kıyafetlere imza atıyordu.Başarılı bir iş hayatı vardı.Fakat tenlerimiz uyuşmuyordu.
Ben yavaş yavaş ağır aksak yürümeye çalışıyordum.İşlerin başına geçmiştim.Kendimi işe vererek gece yarılarına kadar çalışıyordum.
Tek tesellim içkiydi.İçince biraz rahatlıyordum.
Annem ve babam geceleri sosyetik davetlere katılıp eğleniyorlardı.Beni de götürmek istediklerinde sudan bahanelerle onları atlatıyordum.Bu yıl her ne olursa olsun köye gidecektim.
Şimdi oğlum üç yaşını bitirmiş olmalı.Fadime ise sanırım yirmi yaşına basmıştı.Onları mutlaka buraya getirmeliydim.Kimbilir şimdi hakkımda neler düşünüyordu…Kendisini aldatıp kaçtığımı, yalnız bıraktığımı sanıyordur.Oysa gerçekleri bir bilseydi ah…içim acıyordu…
Büromda yine sessizce çalışmalarımı yaparken, dışarıdan sekreterimle kavga eden bir adamın sesleri geldi.Zili çalarak sekreteri çağırdım:
- Ne oldu Ayşe Hanım? Bu kavga gürültü de ne?
- Efendim köylü bir adam elinde senin fotoğrafla, Temel 17 nin oğlu Kemal burada mı diye soruyor.
Bu sırada açık kapıdan öfkeyle içeri girenin Kayınpederim olduğunu gördüm.Belinden çıkardığı silahı oturduğum masanın yanına kafama doğrultarak;
- Ula Çemal seni vuracağum da…
- Ayşe Hanım kapıyı kapatıp dışarı çıkar mısınız! ...
- Ama efendim adam sizi vuracak…Polise haber vereceğim…
- Hayır sakın haber verme, ben hallederim! ...
- Tuh senun suratuna…Kızımı kandırup ortalarda bırakdun…Oğlunu da aramayasun şerefsuz heruf.Buban olacak O şerefsuz Temel 17 de köyü bırakup gitmişdu zaten.
- Ne desen haklusun bubacuğum…
Ayağa kalkarak O’ na doğru sekerek yürürüm.Elindeki silahı indirerek:
- Uy anacuğum…Senun sağ bacağuna ne oldi uşşağum?
Üç yıl önce başıma gelen kazayı, Karadenizli olmadığımı ve bütün gerçekleri olduğu gibi anlattım.Fadime’ yi ve oğlumu çok sevdiğimi, onları mutlaka yanıma almak istediğimi, bana yardımcı olmasını söyledim.
Kayınpeder gerçekleri öğrendiğinde gözleri dolu dolu oldu.Bana sarılarak;
- Oyyy kurban oldiğum…Senu yanluş tanımamışum.Benum bildiğum Çemal dürüst adamdır der durirdum.Ha sana yardum edeceğum.Fadime’yi ve oğlinu bu gidişimde İstanbul’a ben kaçurup getireceğum.
- Babacuğum beni Koca İstanbul’ da nasıl buldun?
- Fadime’ ye hatıra verdiğun Vesikaluk resminde, fotoğrafçınun telefoni yaziluydu…Fotoğrafçi, senun ünlü bir ailenun oğli olduğunu söyledu.İş yeri adresunu yazıverdu.Kolay oldi bulmak damat…
- Sen okuma yazma biliyorsun o zaman?

Yazan: Sedat ERDOĞDU Arkası Yarın-9.bölüm.-

__________________

Ab_ı Hayat Köyü - 10 -

- Ula onaltı yaşimdan berudur şehirlerde çok değişuk işlerde çalişdum.Heç okuma yazma bilmez miyum damat…Fadime ve Emine’ de benden ders aldilar.Fadime okil_mokil görmedu amma çok iyi okir yazar.En sevdii citap Böyük Atlastır.
- En çok hangi mesleği severek yapiyorsun Alibaba’ cığım (Temel Reis’ e ben kısaca Alibaba diyordum.Diğer Temel' lerle karıştırmamak için)
- En çok lokantada aşçiluk mesleğunu seviyorim.Hamsinin her türlüsüni yaparum.Hamsi tava, hamsi bulama, hamsili köfte, hamsi turşusi, hamsi tatlısi, hamsi yuvarlama, hamsili pilav aklına ne gelirse yaparum…
- Çok güzel bir planım var…Sana Boğaziçi’ nde büyük bir lokanta açacağım...İsmi de “– Beter Hamsi Lokantası-“ …Nasıl? ...Burada çalışanların hepsi Ab_ Hayat köyümüzün erkekleri olacak…Fadime’ ye de bizim eve yakın bir ev alacağım.Üç yıl boyunca bu evde diksiyon ve zerafet dersleri alacak.Oğlum ve hizmetçiyle birlikte bu evde yaşayacak...Yeter ki sen bana onları getir…
Neden kadınların köyden çıkmasına izin vermiyorsunuz?
Kadin Ağa, kendini hala savaşta zannediyor.Karilarin aklina giriyor.Dişaru çıkarsanuz Urum’lar sizun ırzınıza geçerler diyor.Türlü türlü garip hikayeler anlatip duriyor.Çok yaşlidur da, boş ver…köyümüzde adet olmuş, yıllardur heç bi kari dışari adim atmamişdur.Kari kısmu köyden çıkup ne edecek, yedikleri önde yemedikleri arkada damat…
- Ya Fadime gelmek istemezse?
- Ben durumi izah ederum damat senin sakatlandinu duyunca koşa koşa gelucekdur…
- Taka hep erkek dolu olacak nasıl getireceksin?
- Fadime’ ye erkek kıyafetleri giydirip, torinu da finduk sepeti içine dolduracağum.Sen o işu baa bırak damat…
- Seni lokanta kralı yaparsam, bir de sosyeteye girdin mi, babam senin kızını bayıla bayıla istemeye gelir.Fadime' de üç yıl boyunca kendini geliştirir nasıl olsa…
- Ula damat lokanta 33 gün kapalı kalacak bu gidişle.Haziranin üçü dedimu ha tum uşşaklar Ab_ı Hayat Köyüne gidecek…
- Kapıya yazı asarız olur biter…” – Ab-ı Hayat Tatili 33 gün KAPALIYIZ…”
Köylüleri lokantaya nasıl toplayacaksın peki?
- Onlara piyangodan para çıktiğunu, buninla lokanta kurduğimu, herkese iş oldiğunu paralarinu tikur tikur ödeyeceğumu söyledimmi iş tamamdur…16-20 yaş arasu bulaşuk, 20-30 yaş arasu garsonluk, buruşuklar da ahçılık yaparlar da…Sen ortalarda görünmeyesun işun aslı bozulmasun! ...
- Ne güzel herşey aslına uygun ve doğal olacak.Beter Hamsi Lokantası' na da Karadeniz insanı yakışır zaten.Gırgır ve espri bol olacak desene.Sizin doğal halinizi gören konuklar daha çok gelmek isteyeceklerdir.
Tamam babacuğum al şu bir miktar parayı yanına evdekilere hediye al! ...
- Ha bu paralari borç olarak aliyorim damat...İlerde hepsinu son meteliğuna kadar ödeyeceğum göreceksun…
- Sen gelinceye kadar bende güzel bir Lokanta ayarlayayım.İçine de gerekli malzemeleri de koydum mu iş tamamdır.Size de sadece çalışmak ve yücelmek düşüyor.

Arkası Yarın - 10 - Bölüm Yazan:Sedat ERDOĞDU
_____________
Ab_ı Hayat Köyü - 11 -Bölüm

Köyün erkeklerinin köyden ayrılma süreleri yavaş yavaş doluyordu.Süre doldukça, kalbim küt küt atıyordu.Onların dönmelerini dört gözle bekliyordum.Acaba bir aksilik çıkarmı şüphesi hiç eksik olmuyordu.
En samimi arkadaşım Ahmet’ e bütün hikayemi baştan sona anlatmış ve yapacağım işler için organize işleri ona vermiştim.Ahmet’ e bu sırrımızı kimseye açıklamaması için yemin ettirmiştim.Ev ve Lokanta işleri tamamdı.
Bizim evin arka sokağında bir ev almıştım.Oturduğumuz eve yakın olsun ki istediğim zaman Onlar’ ı görebilmeliydim.Eşya seçimini ve Lokantanın döşeme işlerini Ahmet’ e bıraktım.Lokantanın organize işlerinden Ahmet sorumlu, lokantanın patronu Kayınpederim olacaktı.Lokanta bir dönüm arazi içinde boğaz manzaralı iki katlı büyük bir binaydı…alt katında yemek pişirme merkezi ve dörder kişilik odalar,içinde her türlü konforu olan yatakhaneler dizayn edilmişti…Ahmet’le hemen hemen her gün beraberdik ve bu işleri tartışıyorduk.
Nihayet beklenen gün gelip çatmıştı.Kayınpederden gelen telefonla çocuklar gibi sevinmiştim.
- Alu damatcuğum biz celduk.Fadime ve oğlinu taksiyle aldur.Arkadan başka otobüsle elli haneli köyümüzün yetmiş erçeğu gelecekler.Ben onlari karşılayacağum.Bize de otobüs cönder aldirmaya! …Fadime ve oğluni cörmesunlar diye biz önden gelduk da…
- Tamam babacığım…Emrin baş üstüne hemen geliyorum…Yaşassınn…Ahmet arabayı hazırla hemen Esenler’ e otogara gidiyoruz! ...Gelmişler…
Sevinçten havalara uçacak gibiydim.Onları o kadar çok özlemiştim ki…Dünyaları verseler bu kadar mutlu olamazdım.
Arabayı park ederek onları Ahmet’ le birlikte aramaya başladık.Giresun yazıhanesinin önünde Fadime’ nin üstünde erkek kıyafetleri, Alibaba’ nın kucağında oğlumla birlikte bizi bekliyorlardı.Fadime…diye bağırdım ve hasretle birbirimize sımsıkı sarıldık.Oğlumu da kucağıma alarak öpüp, doya doya kokladım.
- Damatçiğum biraz acele edun da birazdan köylüler celecek! ...Senu ve Fadime’ yi tanimasunlar.
- Tamam Alibaba’ cığım ver şu mübarek ellerinden öpeyim…
- Öp babanun elini! ...
- Köyümüzün bütün erkeklerinin kalacak yerleri var hiç düşünmesinler.Bir hafta istirahat etsinler.Haftaya büyük bir açılış yapacaksınız.Lokantanın açılışına gazeteciler ve sosyeteden iş adamlarını davet ettik.Tanıştırayım arkadaşım Ahmet bey’ le birlikte bu işleri ya başaracaksınız, ya başaracaksınız! ...Beni lokantada göremeyeceksiniz.Bir isteğin oldu mu Ahmet’ den isteyeceksin.Özellikle açılışta babamla iyi ilgilen ve O’ nu kafaya al, fakat hiç açık verme! ...İlerde nasıl olsa dünür olacaksınız…
- Tamam damat sen oni merak etme ben kafalarim…he…he…
- Lokantanın organize işlerini Ahmet sorumlu olacak.Piyasayı iyi tanır.
- Ula uşşağım benim masama yazi yazdırdun mu?
- N e yazısı? ...
- “-Buranın Patronu Bu Adamdır”, yazisi…
- Aaaa…iyi fikir Kemal…Bak bunu da yazdırıp masaya koyalım.Millet biraz güler…
- Ahmet dalga geçecek zaman değil, güzel fikir yazdır masaya koy! ...
Kayınpederi otogarda bırakarak eve doğru harakete geçeriz.Fadime;
- Çemal senu çok özlemişum.Aslinda senu vurmayi bile düşündüm nerden bileceğum senin kaza geçirduğunu…Ayağin nasil oldi? Hala aciyor mi?
- Yok Fadime yavaş yavaş düzelecek…Seni gördüm tüm acılarım dindi.
- Bak oğlim bu senun baban…Çemal, nasil büyümüş mi oğlin?
- Hem de nasıl çok tatlı olmuş kerata.Benim küçüklük fotoğraflarıma çok benziyor.

Arkası Yarın Yazan:Sedat ERDOĞDU 11.bölüm

Sedat Erdoğdu
______________Ab_ı Hayat Köyü - 12 -Bölüm

Bir hafta sonra lokantanın açılışı vardı ve bu süre içinde elamanların işlerini iyi öğrenmeleri gerekiyordu.Hepsine özel kıyafetler hazırlanmıştı. Gelen müşteriler nasıl karşılanır ve nasıl oturtulur, masada servis nasıl açılır, servis nasıl yapılır.İçki nasıl dağıtılır bunları öğrenmeleri için özel bir eğitmen tutulmuştu.Biraz gırgır biraz şamatayla elamanlar işlerini iyi derecede öğrenmişlerdi.Ahmet lokantada yaşanan olayları bana aktarırken çok güldüm;
- Ders sırasında herkes görevini başarıyla yapıyordu, Alibaba masa servisini açan genci çağırıp sebebsizce tokatladı.O da “-neden vuriyosin Reis? ” diye sormuştu… “- Tabaklari kırmayasun diye şimdiden uyariyorim da…” demez mi…
Derslerde bazıları müşteri bazıları garson olarak işlem yapıyorlar. fiks menüyü…siks benü anlarlarmış ders hocasını bile güldürdüler..Özellikle eğitmen Alibabaya devamlı tembihliyor “ - Sakın müşteriye; ” - Sik sik bekleruz efendum veya siku tut! ... ”, deme, yanlış anlaşılır sonra! ...” diye.Albaba bu dinler mi, yine söyleyeceğini söylüyor.
Gençlerden biri garson, öbürü de müşteri rolü oynarken, müşteri kılıklı sormuşdu:
- Hangi masaya oturacağuz?
- İstediğunuz masaya oturinuz efendum fakat tabaklari kırmayun! ... dedi.
- Bir genç: “- Tütün içebilir miyim Reis? ” diye izin istedi, O da”- hayır içemezsun “ dedi:”-Eee Reisciğum herçes içuyor da…”, deyince.” - Olabilur onlar izun istemediler ki! …” dedi çatlayacaktım …Alibaba, duvardaki içki rafında bulunan dolu içki şişelerinin yanına birkaç boş içki şişesi koymalarını söyledi.Bu boş şişelerin neden konduğunu sorduğumda ”- Ha bunlar içki içmeyenler içündür! …”, öldüm öldüm …katıla katıla …güldüm.
- Garsonlardan biri oldukça zayıflamıştı ve hastalanmış.Doktora gönderdik, gittiği doktor ona balık yağı yemesini ve fitil yazmış.O da gitmiş balık pazarına, balık yağı aramış! ...Eczaneden aldığı fitili de hap sanıp yutmuş! ...
Bir akşam hep birlikte oturduk çay içiyor ve televizyon izliyorduk.Televizyon sipikeri, başbakanın bu gün Trabzon’ a temel atma töreni için gittiğini söylemesiyle köylülerden biri “- Ula başbakan Trabzon’ daki Temelleri uçurumdan aşaği atiyumuş...adimizu değiştirek! ...” diye bağırıyor…
Eğitimci bir gün Reis’ e yaşını sormuştu:
“-Biyuklu mu, biyuksuz mu? Biyuksuz on yaş genç gösteriyorim da! …” başka bir gün de Alibaba’ ya çok metroseksüelsiniz bu günlerde Reis diye takılılmıştı.O da tutup bir yumruk atdı.Adamın gözü morcivert.Ben araya girip yatıştırdım neden yumruk attığını sordum:
- Bana çok metröseksisun cibu laflar edeyu…”
“- Sana kötü laf etmemiş ki iyi laf söylemiş.Metroseksüel erkek demek, bakımlı ve iyi giyinen erkek demektir”, dedim.
“- olsin, ben her ihtimale karşi vurdim! ..”diye söylendi.
Başka bir gün köyün gençlerinden biri karşımıza pırıl pırıl parlayan saçlarıyla çıktı.
Eğitmen sordu:
- Temel saçına jöle filan mı sürdün? .
- Hayir hocam zeytinyaği sürdum.
- Saçlarını beslesin diye mi sürdün?
- Hayir hocam bir şampuan adlim.Yağlı saçlar içinmüş.Saçlarimu yağlayıp vucuduma şampuan sürdim”, dedi Kemal, ne kadar saf ve temiz insanlar seni anlayabiliyorum.
Ahmet olanları anlattıkça gülmekten kendimi alamıyordum.
Ana yemek olan hamsinin her türlü yapılışını bildikleri için onlara güveniyordum.Konuşmaları müşteriye doğal gelecekti.Köyün insanlarının kalbinde hiç kötülük yoktu.Öğrendiklerini başarılı bir şekilde aktaracaklarından emindim.Zaten bir çoğu yıllardır dışarıda lokantalarda çalıştıkları için az çok işe aşinalıkları vardı.

Arkası Yarın Bölüm - 12 - Yazan:Sedat ERDOĞDU
_______________

Ab_ı Hayat Köyü - 13 -Bölüm

Fadime ilk defa köyünden uzak kalmanın, şaşkınlığı içindeydi.Bana devamlı Giresun’ dan bindikleri otobüsden ve yolculuk sırasında gördüğü büyük binalardan bahsetti durdu.Mola sırasında, hayatında ilk kez gördüğü televizyon bile onu ürkütmüştü.İstanbul’ un büyüklüğü ve trafiği karşısında iyice afalladı.Eve ilk geldiğimiz anı hiç unutamam.Ahmet bizi otagardan alıp eve bıraktığında, onüç katlı binanın en son katını elimle işaret ettim:
- Bak Fadime! ...İşte oturacağımız ev en son kat…
- Haçan biz oraya nasil çıkacaz da…Çıkıncaya kadar öğlen olirrr…
- Merak etme sen merdivenle değil asansörle çıkacağız.E hadi girsene asansöre! ...
- Ha bunun içinden nasıl çıkacağuz…
- Bak burada 13 tane düğme var şu alttaki Z düğmesi de Zemin kat.Kaçıncı kata çıkmak istersen o numaraya basacaksın.
- İnerçen de iniyor mi bu meret?
- Evet sokak kapısına varmak için Z düğmesine basacaksın.Asansör altı kişiliktir altı kişiden fazlasını çekmez.
- E bekleyelum içinde, biz uç kişiyuz.Uç kişu daha gelsun…
- Fark etmez altı kişiden fazlasını taşımaz, fazla ağır olmamalı insanlar değilse çekmez.
- Yani o zaman benu taşımaz bu alet…
- Neden?
- Sen yokken hep ağir takiluyordim daaa! ...
Fadime eve ilk girdiğinde dubleks evin büyüklüğü karşısında şaşkına dönmüştü.Bütün odaları merakla gezmiş, çocuk odasını ve oğluma aldığım oyuncakları bile hayretle incelemişti. Evde O’na yardımcı olması için hizmetçi almıştım.Ev işlerinde ve sokak alışverişlerinde ona refakat edecekti.Özel öğretmenler sayesinde yetişmesini ve son derece modern bir bayan olmasını, kendine güven duymasını arzuluyordum.Ailemle tanıştığında tam onların istediği gibi bir bayan olmalıydı.
Ahmet Lokantanın açılışı için davetiyeler bastırmış, gazetecileri, politikacıları ve ünlü iş adamlarını davet etmişti.Ben kesinlikle görünmeyecektim.Zira köylüler beni tanıyordu.
Ertesi gün lokantanın açılışı vardı.Açılışın sonucunu Ahmet’ den öğrenecektim.
Açılış günü cep telefonum hiç susmadı.Ahmet açılışın muhteşem olduğunu, elamanların esprili hizmetleriyle gelenleri gülmekten kırıp geçirdiklerini, kayınpederin babamı iyice kafaya aldığını anlattı durdu.
Sabah gazetesi köşe yazarı Hıncal ULUÇ’un köşesinde lokantadan, yemeklerden ve çalışanların doğallığından övgüyle söz etmesiyle müşteri potansiyeli artmıştı.Babam bile her hafta uğramadan edemiyordu.Beni de çok götürmek istedi, ben hamsiden hoşlanmadığım yalanını uydurdum…Zira köylüler beni görse vururlardı.Onlar, benim Fadimeyi’ yi kandırıp bırakıp kaçtığımı sanıyorlardı.
Hafta sonlarımı Fadime ve oğlumla gezerek değerlendiriyordum.Onları İstanbul’un en güzel tarihi ve turistik yerlerine gezmeye götürüyordum.Fadime gün geçtikçe değişiyor ve eğitimde hızla ilerliyordu.Boş zaman buldukça kitap okuyordu.İlk geldiği zaman benden roman almamı istemişti.
” - Ağır mı olsun? “, diye sorduğumda;
“- Hayır ağır olmasın taşıyamam! ...” diye verdiği cevaba şimdi kendisi bile gülüyordu.Artık diksiyonu düzelmişti.Giyim kuşamı ve zerafetiyle beni oldukça şaşırtıyordu.Aradan tam üç yıl geçmişti.1.80 lik boyu ve düzgün fiziğiyle göz kamaştırıyordu.Bütün gözlerin üzerinde olmasından doğrusu oldukça rahatsız oluyordum.Kim bilebilirdi ki yirmibir yaşındaki bu bayanın dört yaşında bir çocuğu olduğunu! …Üç yıldır köyüne de gitmemişti.Ninesini,Annesini ve kardeşini çok özlediğini söylüyordu.Ben de sabretmesini düğünümüzü yaptıktan sonra her yıl 33 günümüzü köyde geçireceğimize söz verdim.Babası köye giderken ailesine en güzel hediyeleri alıp onlara götürmesi için hazırlıklar yapardı.Babası köyden dönünce onları merakla sorardı.
Babamla kayınpederim çok iyi arkadaş olmuşlar fırsat buldukça tavla partisi düzenliyorlardı.Kayınpederim, babamı nasıl yolduğunu anlattıkça keyfine diyecek yoktu.Alibaba çok iyi para kazanıyordu.Kazandığı paralarla gururundan bana olan lokanta borcunu bile çoktan kapatmıştı.Kendi kazandıkça çalışanlara da en güzel maaşı veriyordu.Herkes halinden memnundu.
Ehliyetsiz bindiği araçla ters şeritlere, kaldırımlara girip polislerden ceza yiyip duruyordu.Bir gün ehliyet soran bir trafik polisine:
- Verduniniz miku soruyosinuz! ...
başka bir günde yeşil ışıkta aniden durunca başka bir araç arabasına arkadan çarptığında:
- Hey yeşil ışıkta durulurmu, laz mısın sen?
- Haçan nerden anladun laz oldiğumi...bende renk körlğu var evlat yeşilu kırmizu sanmiştum! ...borcum neysem öderum...

Arkası Yarın - bölüm 13 - Yazan: Sedat ERDOĞDU
______________

Sedat Erdoğdu

Ab_ı Hayat Köyü - 14 -Bölüm

Bu gece, Fadime’ nin yanına gidemeyecektim.Babam eve çok sevdiği arkadaşını yemeğe davet ettiğini, evden bir yere ayrılmamamı söyledi.İstemeye istemeye kabul ettim.Annem, Nilgün’ ü de yemeğe davet etmişti.Salondaki masa, son derece şık hazırlanmıştı.Nilgün, kendisinden gittikçe uzaklaştığımın farkındaydı.Eski günlerin hatırına, O’ nu incitmemeye çalışıyordum.Nihayet beklenen an gelmişti.Kapının zili çalmasıyla babam ve annem kapıyı koşuştular.Dışarıdan gelen seslerden misafirlerin geldiği anlaşıyordu.
Gelen misafirlerin salona geçmeleriyle, sersemletici bir darbe yemiş gibi oldum.Gelen Alibaba ile Fadime’ den başkası değildi…Babam beni tanıştırmak için hamle yaptı;
- Bak Temel Reis, bu benim oğlum Kemal…
- Uyyy uşşağum Babanun yıllardur söz ettiği adam sen misun? Taniştuğumuza sevindum…Bu da kızim Fatoşşş…
- Hoş geldiniz hanımefendi çok memnun oldum! ...
- Ben de memnun oldum Kemal bey…
Fadime bozuntuya vermeden, rolünü o kadar güzel oynuyordu ki ben bile ne diyeceğimi şaşırdım! ...Gelmeden önce saçlarına dalga yaptırmış, kendisine yakışan mor bir gece elbisesi ve boynuna da benim daha önce annemden aşırıp kendisine hediye ettiğim elmas gerdanlığı takmıştı.İçimden “-Eyvah! ... annem görmese bari…”, dedim.Annem babama eliyle işaret edip hafifçe kulağına, “- Bey ben sana gösteririm gününü, hani benim kolyeden dünyada eşi benzeri yoktu! ...” diyordu.Annemin değerli mücevherleri, bankanın kasasında emaneten duruyor ve anahtarı sadece bendeydi.
Fadime’ nin güzelliği ve zerafeti karşısında büyülenen babam ve annem, benden Alibaba’ ya övgü dolu söz ediyorlardı.Kendisinin ikinci plana atıldığını hisseden Nilgün, neredeyse kıskançlıktan çatlayacaktı.Durmadan lafa karışıyor ve Fadime’ yi komik duruma sokmak için elinden gelen her şeyi yapıyordu.Fadime’ nin akıllıca verdiği cevaplar karşısında, sonunda pes etmek zorunda kalmıştı.Yemekten sonra işleri olduğunu bahane ederek aramızdan ayrıldı.Annem sordu;
- Temel bey, eşinizle ne zaman tanışacağız?
- Eşum Giresun’ da finduk tarlalarımızun başindadur.Biz çok zengun bir aileyuz, ha buraya gelursa bahçelerle kim ilgilenecek?
- Kızınızın konuşması gayet düzgün hiç size benzemiyor.
- O büyük tahsilludur.İstanbul’ da yetişdu…Üstü açık üniversute işletme tahsilu yapdi.Açik citaplar okir! ...İyi işletur! ...
- Maşallah çok güzel ve akıllı bir kızınız var.Oğlum da beğenirse isteriz valla…Kemal nasıl güzel kız değil mi, isteyelim mi babası da buradayken?
- Hemen isteyin ben de bugünü bekliyordum, ilk görüşte aşık oldum! ...
- Fatoş sen ne diyorsun kızım, beğendin mi bizim oğlanı?
- Evet beğendim Timur bey, yine de büyüklerimiz bilir.
- Tamam o zaman Allahın emri, Peygamberimizin kavliyle oğlumuz Kemal’e kızınız Fadimeyi istedik gitti.
- Ben de verdum gitdu! ...
- Düğün davetiyelerimizi hazırlatalım bir aya kadar düğünü yaparız.Düğünümüzü Hilton otelinde yapalım ne dersiniz çocuklar? ...
Be n söze karışırım:
- Hayır bence Temel Reis bey' in lokantasında yapalım! ...
- Evvet güzel fikir...Gelenlere de hamsi armağan ederiz...Hamsi kolonyasıyla, hamsi çikolatası da var mıdır acaba? ...

Ertesi gün Fadime’ nin yanına uğradığımda sevinçten deli gibiydim.Nihayet istenen sonuca yavaş yavaş yaklaşıyordum.Fadime öyle güzel rol yapmıştı ki anlatıp anlatıp kahkahayla gülüştük…Annem ve babam Fadime’ yi çok beğenmiş hayran olmuşlardı.Tam şanlarına yakışır zengin bir gelin bulmuşlardı.Annem,”- Fatoş’ un kolyesine kafayı takmıştı:” - satsan en az bir daire parası eder, tam bize yakışır bir aile.Kızı çok beğendim…”, diye söylenip durdu.Arada bir bana kolyesinin kasada olup olmadığını soruyordu.Bende kolyenin emniyetde olduğunu, kasanın anahtarlarının da bende olduğunu söylüyordum.

Yarın Arkası Son olacak
Bölüm - 14 -
Yazan:Sedat ERDOĞDU

Sedat Erdoğdu
___________________
Ab_ı Hayat Köyü - 15 - SON Bölüm

Fadime’ yi yanıma alıp, gelinlik seçimi için ünlü modacı arkadaşım Cemil İPEKÇİ’ ye götürdüm.Cemil bey Fadime’ yi görünce hayranlıkla süzdü…
- Cemil bey nişanlım Fatoş için sizden, beğeneceği bir gelinlik dikmenizi istiyorum.
- Güzele ne giyse yakışır Kemal…Süper bir seçim yapmışsın.Mankenlere taş çıkartır.Nişanlına izin verirsen tabi kendisi de isterse, O’ nu hafta sonu sunacağım defilemde podyumda görmek isterim? Podyuma çıkarsa gelinlik benden düğün hediyesi…
- Bence mahzuru yok, açık saçık olmaması kaydıyla olur.Senin defilende yer alması bizim için şereftir…Ne dersin Fatoş?
- Bilmem! ...Acaba başarılı olabilir miyim?
- Bence başarılı olacaksın! ...
Annem ve babamı da yanıma alıp, defile salonunda ayrılan yerlerimize oturduk.Bütün sosyete oradaydı.Nihayet açılış yapıldı.Fadime’ yi podyumda gören ailem şaşkınlık ve gurur içinde seyrettiler.Annem gördüğü arkadaşlarına Fadime’ yi göstererek,” – Bakın bu benim gelinim”, diyerek hava atıyordu.Fadime düğün için kendisine dikilen gelinlikle final yaptı.
Ertesi gün bütün basın ve televizyon Ondan bahsetti durdu.İstemeden şöhret olmuştu.Gelen defile tekliflerinin ve fotoğraf çekimlerinin ardı arkası kesilmiyordu.
Bundan böyle ailemin zengin ve ünlü bir gelinleri olacaktı.Ne şiş yanacaktı ne kebap…
Düğün günü gelip çatmıştı.Düğünümüzün yapılacağını haber alan basın yayın ve davetli grubu misafirler, salonda toplanmıştı.
Bu düğünün, Temel Reis’ in kızı Fadime ile Kemal’ in düğünü olduğundan habersiz Lokanta çalışanları olan bitene anlam veremiyorlardı.
Biz düğün marşı ile salona kolkola girdik.Masaya oturduğumda beni gören garsonlar birbirlerine haber vermeye başladılar.
- Haçan Çemal gelmiş utanmadan ha bizum lokantada düğün yapiyy.Fadime’ye ne olacak şimdu? Koşin uşaklar saldirun…
Bunu duyan aşcısı, bulaşıkcısı, garsonu ellerinde kesici aletlerle üstüme saldırdılar…
Fazla dayanamayan Fadime duvağını kaldırdı;
- Haçan uşşaklar yetdu artik…Aha ben Fadime! ...
- Uyy Fadime sen ne zaman geldun buralara…Kari kısmi köyden çıkar mi?
- Yıllardır bizu türlü hikayelerle uyutmuşlar.Kadınlar medeniyet tanımasın ki kocalarının kölesi olsunlar.Aha bundan sonra köye gidip onlara medeniyet aşılayacağım…Köyümüze okul, yol, su, elektrik, hastane ve hatta altın kaplamalı tuvalet bile yaptiracağum! ...
- Yaşasın bizum Fadime bu…Çemal’ le nikah basiyur... helal olsin kiz sana…
Annem, babam ve davetliler büyük bir şaşkınlık içinde bizi seyretmektedir.Alibaba koşarak arka odadan getirdiği oğlumu babamın kucağına verir;
- Al bakalum Timur Bey…Torin torin diye tuttirdun bu senun hazir torinun Temel…
Gözümün içine “ – Doğrumu bu? ...” der gibi bakan babama kafamı sallarım, annem baygınlık geçirir.
Babam, “ - Ulan eşşekoğlu eşek ne haltlar karıştırmışsın da haberimiz yok.Neden torunum olduğunu daha önce haber vermedin? ” diyerek sevinçten havaya ateş eder.Bunu gören Temel Reis durur mu, O da silahını ateşler.Horonlar eşliğinde nikahımız kıyılır.
Basın yayın ve televizyonlara iyi bir haber malzemesi daha çıkmıştı.
Düğünümüzü Mayıs ayının son günlerine denk getirmiştik ki balayını 33 gün köyümüzde geçirebilelim.Artık ayağım da iyileşmişti.Köye tırmanabilecektim.

BİTTİ


yAZAN:SeDaT ErDoĞdU

Sedat Erdoğdu

Ab_ı Hayat Köyü 1-8


Mayıs ayının son günüydü.Beni Azerbeycan' a götürecek olan Rus Gemisine bindiğimde, içimde korkuyla karışık bir heyecan vardı.Kamarama geçip bavullarımı yerleştirdim.
Babamın, Azerbeycan' da kurmuş olduğu makarna fabrikasının işlerini takip için gidiyordum.Ünüversiteyi yeni bitirmiştim.Babama göre okulda teorik olarak öğrendiğim işletme tahsilimi, pratiğe dönüştürme zamanı gelmişti.
Henüz yirmiüç yaşındaydım.Yaşımın küçüklüğüne rağmen, düşüncelerim olgun sayılırdı.Bu yüzden, babam bana oldukça fazla güvenirdi.O' nun bir dediğini iki etmez, bir şey söyledi mi anında yerine getirmeye çalışırdım.
Akşam yemeğimi yemek için, geminin güvertesindeki açık restorant kısmına geçtim.Gemi, sessiz sessiz yol alıyordu.Deniz, kadifeden çarşaf gibiydi.Mavi, cam yeşili yollar yaparak uzanıyordu.Üzerinde pırıl pırıl ışıkların gümüşsü yansımaları oynaşıyordu.İstanbul boğazının çürüksü kokusunu çoktan geride bırakmıştık.Üzerimde taze ve hafif bir rüzgar esiyordu.
Yemeğimi yerken etrafımda, Bağımsız Devletler Topluluğu' na ait ağarmış saçlı, renkli gözlü, pembemsi narin yanaklı, mercan dudaklı, genç ve yaşlı kadınların bazıları oturmuş yemek yiyor, bazıları da ayakta denizi seyrediyorlardı.Bunların çoğu İstanbul' a bavul ticareti yapmak için gelmiş, satın aldıkları malları ülkelerine götürüyorlardı.
Yan masada oturan genç kızın varlığını, biraz geç farkettim.Aşırı yapmış olduğu makyajı, rüküş bulduğum giyim tarzıyla çok komik görünüyordu.Oysa çekici bir güzelliği vardı.Biçimli uzun vücudu, sütun gibi bacakları,sarı saçları ve yeşil gözleriyle, insanı sanki büyülüyordu.O' nunla hemen hemen aynı yaşlarda gibiydik.Genç kızın bana bakıp gülerek göz kırpmasıyla kendime geldim! ...Yolculuk anlaşılan zevkli geçeceğe benziyordu.Kızdan aldığım cesaretle yanına yaklaştım:
- Affedersiniz, sizinle bir kaç kadeh içki içip sohbet edebilir miyiz? Anlaşılan siz de benim gibi, yalnız yolculuk yapıyor sunuz?
Kız bozuk türkçesiyle - Tabi buyrun oturun...
- Benim adım Kemal.Azerbeycan' a gidiyorum.Sizin yolculuk nereye?
- Benim adım da İrina.Rusya' lıyım ben de Azerbeycan' a gidiyorum.İstanbul' a sık sık gelir, bavul ticareti yaparım.
- Gerçekten de Türkçeyi konuşabiliyorsunuz.Sahi, ne içmek istersiniz?
- Buzlu votka rica edeyim! ..
- Anlaşılan bavul ticaretinden iyi para kazanıyorsunuz?
- Hayır, daha çok güzelliğimle kazanıyorum.Sizin Türk erkekleri hayatında hiç kadın görmemiş gibiler.Kaldığım otelden şöööyle bir dolaşmaya çıkıyorum, en az on erkek kuyruğunu sallaya sallaya peşimde.Günde üç-dört erkeği idare ettiğim oluyor! ...
- Maşallah, çok açık sözlüsünüz...
- İsterseniz gel Cafe disco kısmına geçelim...Canım dans etmek istiyor...
- Peki
Saatlece dans ettik.Vakit gece yarısını çoktan geçmişti.Onunla geçireceğim aşk dolu saatleri düşündükçe, heyecanım kat be kat artıyordu.
- İrina, yorulduysan gel benim kamarama geçelim? Kabul etti;
- Sen soyun! ..Ben bir şişe daha votka alıp geleceğim.Bu gece sabahlara kadar içip, eğlenmek istiyorum...
Birazdan elinde bir şişe votkayla geldi.İçkiyi yuvarlamaya başladım.Birden başımın döndüğünü, gözlerimin karardığını hissettim.Votkaya karıştırılan uyku ilacının etkisiyle, tuzağa düşürülmüştüm.Bunu, buz gibi Karadeniz' in sularına atıldığımda anladım.Hayret, suya batmıyordum! ...Uyuyorken elbiselerimi giydirip, şişme lastiğe sarıp, denize atmışlardı. İrina' nın beni tek başına suya atması imkansızdı.Demek bunlar bir hırsız çetesiydi.Benim gibi kimbilir daha kaç kişinin canını yakmışlardı?
- Bu Karadeniz' de amma tuzluymuş ha...Hamsi balıkları çok terliyor anlaşılan! ...diyerek kendimle dalga geçiyordum.
Gemi hızla yol alıyordu.Tüm bağırıp çağırmalarımı duyan olmadı.Baktım olacağı yok, uzakta görünen sahile doğru yüzmeye başladım.Saatlerce yüzdüm.Sahile vardığımda, yorgun ve bitkin bir haldeydim. Hava yeni yeni aydınlanıyordu.
Şimdi korkum daha da artıyordu.Pasaportum, bavullarım ve paralarım çalınmıştı.Acaba bu kıyılar hangi ülkeye aitdi? Belki yakalayıp hapsi atacaklardı...Ceplerimi karıştırdım, nüfus cüzdanım duruyordu.Birde yazılı not bırakmışlardı...- Bize derler Nataşa böyle tarak kel başa, saçınızı yolarız geldinizmi traşa! ...Saatime baktım kolumda duruyordu fakat içine su kaçmıştı.Oysa onu aldığımda watterresissant (su geçirmez) yazıyordu! ...
Şöyle sahile bir göz attım, etrafı dik taraçalardan oluşuyor, iki yanı geçit vermiyordu.Kıyıda ufak bir tekne vardı.Yanına yaklaştım, tekne delikti.Kıyıda siyah bir tahta tabela üzerinde 333 rakamı yazıyordu.Aklıma süper starımız Ajda PEKKAN' ın, dudak silikonlarının daha iyi görünmesi için, fotoğrafçı Erol Atar' a verdiği pozlar geldi.Üç yüz otuz üç...üç yüz otuz üç...Bu rakamın uğursuz olduğunu söylerlerdi.Acaba bana da uğursuzluk mu getirecek diye düşündüm.
Kafamı kaldırdığımda, arkamdaki tepenin üzerinde bir köy olduğunu gördüm.Aç ve susuzdum. Tüm doğa muhalefetine karşı 333 rakımlı sandığım tepeye doğru tırmanıp, gördüğüm insanlardan yardım isteyecektim...Arkası yarın-Sedat ERDOĞDU

Sedat Erdoğdu

___________


Ab_ı Hayat Köyü - 2 -

Tepeye doğru, iki kişinin zar zor geçebileceği keçi yolu gözüküyordu.Köye doğru tatlı bir meyille yükselen uçsuz bucaksız bir dağ silsilesi...Her taraf fındık ağaçları ile kaplı.Etrafta kırmızı, beyaz ve sarı, dağ çiçekleri...Bazı meyillerde avuç içi kadar sürülmüş mısır tarlaları...Bu tarlalarda ellerinde bel veya çapa, çalışan kadınlar...Çiçekli entarisi üzerine, beline bir peştamal sarmış, gene bir peştamal başına örtmüş ve sırtında odun yüklü kadınlar...kadınlar...
Görünürde hiç köyün erkekleri yoktu.Tarla süren kadınlar, yük taşıyan kadınlar, çocuğuna süt veren kadınlar...Beni gören kadınlar, ' -Haçan, burada erçeç varidur...' diyerek yukarı köye doğru kaçmaya başladılar.Bunların konuşmalarından, buranın bir Karadeniz köyü olduğunu anladım.Biraz rahatlamıştım.
Dağın yamacı bir hayli dikti.İşte bu sırada O' nu gördüm...Üzerinde durulamayacak kadar meyilli 8-10 metrekare tarlada çalışıyordu.Ayağını toprağa geçirmiş, ayakta durmak için cambaz hüneri isteyen toprağı belliyordu.'- Bu köyde hiç erkek yok mudur? Herhalde köyün kahvesinde kağıt oynuyorlardır.'Diyerek kendi kendime söylendim.
Saklandığım yerden doğrulduğumda, beni fark eden genç kız, köye doğru tırmanmaya çalıştı.Ayağı birden iri bir taşa takılınca, hızla yanıma doğru yuvarlanmaya başladı.Ayaklarımın dibinde durdu.Korku dolu gözlerle, belinden bir şeyler aradı.Elinde silah vardı ve hiddetle bağırdı:
- Seni vuracağum...
- Vur öyleyse ne duruyorsun?
- Yatarak nişan alamiyum da....Kaldır da vurayum! ...
O' nu ellerinden tutarak kaldırdım.Genç kız hırsla bağırdı:
- Ha buradan aşağu defolip gidesun, daha erçeç zamanı değildur...
- Biraz dikkatli konuşur musun? Konuşurken tükürüklerin ağzıma giriyor...
- Sen de benden uzak durayasun...Tükürüklerimin önüne diçil deyen mi oldi?
Bana ha bire bir şeyler söyleyip duruyordu.Açlık ve susuzluktan ne dediğini bile anlamaz olmuş ve bayılmıştım.Kendime geldiğimde sahilde bir mağarada yatıyordum.Yanımda su testisi, hamsili plav, mısır ekmeği duruyordu.Genç kız görünürlerde yoktu.Karnımı güzel bir doyurmuştum.Ertesi gün genç kız saklı saklı, tabakları ve testiyi almak için mağaraya gelmişti.Bana bakıp yine söylendi:
- Sen daha çitmedin mi?
- Nasıl gideceğim etrafım hep dağ?
- Buradan çitmen içun, bizum köyü aşman gerekur.Köyde Kadın Ağa tarafinca sıkı yönetim ilanı varidur.Seni gören karilar, kadın ağaya köyde erçeç var demişler ve ihbar etmişlerdur.Köye çıkarsan senu vurirlar.
Genç kız, kıyıda duran takayı göstererek:
- Ha bu takayla denize açulasın...
- Fakat bu kayık delik?
- Zarari yok, suda deliç görünmez! ...
- Ama ben bunla batar boğulurum?
- Sen yüzme bilmiyesun?
- Bilirim de Karadeniz bugün çok dalgalı, deniz tutar dalgada kusarım! ...
Sahi adın ne senin?
- Fadime...Ya senun?
- Benim adım da Kemal.Tanıştığımıza memnun oldum Fadime.
Fadime cebinden çıkardığı tütün tabakasından sigara sarar ve Kemal' e doğru uzatır.
- Ula Çemal, al bir sicara tellendur için açılur.Kendi tarlamızun ürünüdur.
- Bu sigarada Allah bilir bir keçiyi öldüreçek nikotin vardır?
- Saçmalayasun Çemal...Çeçiler hiç sicara içer midur?
- Sizin burada, kadınlarla balıklar aynı huya sahip herhalde?
- O nedendur?
- Her ikiside ağızlarını açtımı başları belaya girer de ondan.Karnım da öyle acıktı ki...
- Bugün hava sislidur...Dur sana hamsi avlayayum sisten dolayu önlerini çöremezler.
- Bana içinde hamsi geçen bir kelime söyler misin Fadime?
- Bugün Karadeniz dalgali ve sislidur...
- E...hani bunun içinde hamsi kelimesi?
- Hamsi Karedeniz' in içindedur! ...
Karadeniz bölgesi coğrafyada okuduğum kadarıyla bol yağışlı olur.Mayıs ayı yağışların yoğun olduğu bir aydır.Birdenbire başlayan yağmurla, Fadime köye nasıl döneceğini şaşırır.
- Eyvah...şimdi ben anama ne diyeceğum? Çeçi otlatmaya gidiyorim dedum, buraya celdum.Haçan Çeçileride kaybetdum...
- Keçilerinde belirli bir işaret var mıydı?
- Evet var idu.Birinin öksürüğü var idu, diğerinin süt memelerinden biri kesikdu.
Hay Allahım keçileri kaçıracağım.Bu kadar saf, temiz kalpli bir kız ömrümde görmedim.En yalın haliyle sesleniyor.Şehir kızlarının çoğu, Fadime' nin yanında, gözüme Şeytan gibi görünüyorlardı.
İstanbul' daki kız arkadaşım Nilgün' ü, Fadime' nin yerine koymak bile istemedim...Fadime' nin tırnağı bile olamazdı...Devamı yarın- Yazan: Sedat ERDOĞDU

Sedat Erdoğdu

____________

Ab_ı Hayat Köyü - 3 -

Fadime kumral örgülü saçları, iri yeşil gözleri, uzun parmakları ve tüm saflığıyla beni cezbediyordu.Kendimi tutamayıp O’ na sarılıp öptüm.Önce beni iteledi, fakat sonra hoşuna gitmeye başladı.Mağaranın dışında yağmur olanca gücüyle bastırıyor, gökten şimşekler çakıyordu...Fadime:
“ - Hay Allahum…Önce sağnak yağdırıp elimi kolumu bağlayasun, şimdi de çakmak çakıp bizi dikizleyesun! …”, demez mi.Gülme krizine girdim.Fadime bana kızarak söylendi;
- Neden güleyesun da…ha bu yukarıdakiyle alay mı edeyesun?
Yağmur hala yağıyordu.Biz de Fadime ile sohbet etme imkanı bulmuştuk.Garibime giden bir olay vardı.Köyde neden hiç erkek görünmüyordu...Bunu sordum:
- Fadime, sizin erkekler hiç çalışmazlar mı? Köye doğru çıkarken etrafta hiç erkeğe rastlamadım.Beni gören kadınlar “- Erçeç var…”, diyerek köye doğru kaçıştılar…
- Bizim köyün adı, Ab-ı Hayat köyüdur…Haçan cördüğun gibi dağlık arazide kuriludur.Fazla bir şey yetişmedİğu için erçeçler dışarida çalışırlar.
Genel olarak ceri dönmeyen çok azdur.Çoği karilarina sadıktir.Haziranın üçü dedimi erçeçler köye geri dönerler.Otuzüç gün köyde kalır, sonra onaltı yaşinun üstü tüm erçeçler köyü terk ederler… Aha şu sahilde yazan tabela buni gösterir…Haziranın üçünde geleceğisun, otuzüç gün kalıp gideceğusun…
Köyde erçeçlerin dönüşü davul, zurna, kemençe ile karşilanur.Karilar ve çocuklar gelenleri karşilamak içun yüksek bir tepeye çikarlar.O gün en yeni elbiselerinu giyerler…Ne kadar takilarİ varsa takar ve horon teperler…Ha bu başlarına bağladıklari oyali çemberler, evli veya bekar olduklarinu cösterir…Bekarların çemberlerine kalın bir düğüm atilur.Kim bu düğümü çözerse, O’ nunla evlenmek zorundadur.Biz buna, düğüm nikahı deruz.Erçeçler bir yıl sonra döndüklerinde yeni yeni çocuklar doğar.Kariların doğumlaru hep aynı aya rastlar.Gidip de dönmeyen erçeçler de olmuştur…Bunlardan 8.Dursun, 15.Dursun, İstanbul’ da durmuşlaridur.13.Temel, 17.Temel şehir avratları alıp İstanbul’ a temel atmışlaridur.Sadece ha bunlar dönmemişlerdur…
- Bugün haziranın ikisi olduğuna göre, yarın erkekleriniz köye dönecek o zaman?
- He ya, yarın onların arasına karişup köyden çıkasun…
- Gitmemi çok mu istiyorsun?
- Ne bileyim ula ben…
- Artık yağmur dindi, köye geç kalma…Anan her yerde seni arıyordur.
- Yarın erçeçler geldiğinde, gelur seni köyden aşırırum…
Ertesi gün, Fadime’ nin getirdiği Karadeniz elbiselerini giyindim.Onlara benzeyip köyü aşmam gerekiyordu. Fadime köye çıktı ben sahilde beklemeye başladım.Nihayet süslü takalar, çalgılar eşliğinde sahile yaklaştı.Yukarı köyde kadınlar kemençe çalıp türküler söylüyorlardı.Erkekler teker teker takalardan inmeye başladılar çok kalabalıktılar…Hemen aralarına karıştım.Köyün kadınları aşağıya doğru koşuştular…Fadime babasına sarılarak onu karşıladı..
Sonra bütün kalabalık ahali, köye doğru tırmanışa geçtiler.Fadime yanıma gelerek, en arkadan onları takip etmemizi söyledi.Yollar yürümekle aşınmazdı nasıl olsa...
Yol kenarları ufacık mısır tarlaları, tütün ve fındık ağaçları kaplıydı. Köyün tepesi oldukça bulutluydu…
- Dağın tepesi ne kadar da bulutlu değil mi Fadime?
- O bulut değul rüzcardır…Esmediği vaçit bizim köyün üstünde durir…
Bir de yol kenarında gördüğüm köyün mezarlığı ilgimi çekmişti.İki mezar taşının arası 50-60 cm. boyundaydı.Oysa insanların boyu bu kadar kısa değil! …
- Fadime, mezarlarınızın arası ne kadar da kısa.Yoksa bunlar yeni doğan bebek mezarları mı?
- Topraklarımız kısitlidur…Fazla yer işgal etmemesi içun, ölülerimizu dikine dikine cömüyoriz.
- Mezar taşlarının bazılarında, baş aşağı hamsi, bazılarında da, baş yukarı hamsi resimleri var bu da neyin nesi?
- Kariların mezarunda hamsinin başi yukaridadur.Başları dik giderler…Erçeçlerin mezarlarında hamsinin kafasi aşağı baki, uzun burinlari denizden hamsi koklayi da…
Köye adım adım yaklaşıyorduk.Köylüler, sarmaş dolaş olmuş gözleri kimseyi görmüyordu.Bazı bekar erkekler sevdikleri gelinlik kızların düğümlerini çözüyorlardı.Ben de kendimi tutamayarak Fadime’ nin başlığındaki düğümü çözüvermiştim...Arkası Yarın-3- Yazan: Sedat ERDOĞDU

Sedat Erdoğdu

____________

Ab_ı Hayat Köyü - 4 -

Artık olan olmuştu…Bunu gören anası ve babası, sevinçlerinden havaya ateş ettiler.Babası bana sorar:
- Damatçığum senu çıkaramadum da…Kimun oğlisun?
Aklıma hemen İstanbul’ a gidip de dönmeyen 17.Temel gelir.Karadeniz şivesi yaparak, kurnazca cevap veririm…
- Babacuğum ben 17.Temel’ in İstanbul’ daki karisinden olma Çemal’ im…Babamın ölmeden önce vasiyeti var idu.Ab-ı Hayat Köyümüze gideceğusun, Ali Efendi’ nin kızı Fadime’ yi alacağusun demişti…Eğer almazsan mirasından da mahrum kalacağum…
- Oyyyy... uşşağum Temel 17 senin buban mı? Rahmetliyle küçükken, evin tokmağını kim önce yakalayacak diye yarışırdık.Burun farkıyla ben geçeridum…Allah mekaninu cennet eylesun ufacık burni var idu.Senun kalacak yerin de yoktur.Ha burada bizum evde kalasun…Nasıl olsa Fadime’ nun düğüm nikahlı kocasisun…
Fadime eve gitmeden önce, bana sıkı sıkı nasihatlarda bulundu.
- Bak Çemal! ...Ninemin bir közü görmez, budu çıkıktır.Kör_ mör gibi laflar söylemeyesun! ...Anamın dudağı yirikdur, dudakla ilgili konuşmalara girmeyesun, bubamun karaciğeri bozik ve burnu uzundir.Burun_murun gibi laflar da demeyesun ha! ...Sen ne güzel konuştun ula Çemal bubamla…Az daha beni bile inandıracakdun Temel 17 nin oğlu oldiğuna…
- Tamam Fadime, söylemem…
Eve vardığımızda büyük ahşap iki kanatlı kapıdan içeri girdik.Ortada geniş bir avlu, avlunun ortasında kuyu, yandan ahşap merdivenlerle üst kata çıkılan, iki katlı ahşap bir binaydı…Avluda iplere mısırlar, tütünler ve kırmızı biberler dizilmişti.Üst kata çıktık, beni sedire buyur ettiler.
Fadime’ nin babası durmadan sorular soruyor ve Temel 17 ile ilgili anılarını anlatıp duruyordu.Ben de yalanın bini bir paraydı.Sorduklarına yalan yanlış cevaplar veriyordum.Babası beni kahkahalarla güldürüyordu.Kendisi de güldükçe,”- aslan damadum “, diyerek sırtıma sertçe yumruk vuruyordu.Sanırım sırtım morarmıştı.
Yere kurulan sinide yemek faslına geçildi.Önce çorba içtik, ardından tavuk geldi…
Tavuktan bir parça alayım dedim; bıçaktan kurtulan tavuk Fadime’ nin ninesinin üstüne fırladı.Fadime söylendi:
- Biraz dikkat etsene Çemal! ...
- Kabahat bende değil ki bıçak kör…der demez ayağıma dizini vurdu.
Tavuktan sonra kadınbudu köfte ve hamsi buğulama gelince dayanamadım.
- Efendum... köftelerden Kadınbuduna bayılırum çok nefis olmuş… deyince bir dirsek daha yedim.
- Şey…affedersunuz kadıngöbeğini de severum.İlle dilber dudağı olacak.
Dudaktan bahsedince iki dirsek daha yedim…
- Ayşekadın fasulyesine de can dayanmaz canım…Hamsinin gözünü ve yanağını severim.Karniyarik, şiş kebabu, Arnavutciğeri…Tatlılardan vezirparmağı, kemalpaşa tatlısı, tavuk göğsü, Zeki Müren göbeği, Türkan Şoray kirpiği velhasıl ne kadar dram yemek varsa seviyorum da…Diyerek yemek boyunca saçmaladım durdum.
Yemekten sonra Ali baba bana bir sigara uzattı.Bunlar sülalecek sigara tiryakisiydi sanırım.Ninesi bile fosur fosur tüttürüyor.Arap yağı bol bulunca sırtına sürermiş…
- Bendeniz içmem babacuğum…Karaciğerime ve hatta Akciğerime bile dokuniyur.Kuşburnu çayı varsa içerum…Burundan bahsedince, babasını gözleri dar açı yaparak burnuna takılır.
- Hiç kuşun burni olur mi? Kuşun gagasi olir…Aslinda o çayın adı kuş gagasi olmalidur… Damat bizde öyle çaylar yoktir.Fadime bize güzel bir kahve yapsun…Kahveyi nasıl alirsun uşşağum açık mı, koyi mi olsin?
- Koyu olsun babacığum bugün matemliyum! ...
- Bu sırada Fadime’ nin ninesi, fistanının yakasını of…pof…çekerek yelpazeliyordu.
- Hararet mi bastu nineciğum?
- Sikintudan ne yaptığımı ben de bilmiyorim damat.Akşam olip da ortalik karardımı ödüm copiyir.
- Akşam olmasını istemiyorsun demek?
- Nasil isterum damat…Hava cararduktan sonra çektiğimu bir ben bilirum bir de Allah…
- Geçmiş olsun hastasın demek?
- Hasta_masta değilimdur…Cinlerle uğraşiyorim…
- Başıma gelenleri cörsen korkar kaçarsun…Çat çat, pat pat.Tek gözümü yumup uyuyamam…
- Besmele çekip üç kulufalla bir Elham oku, belki kaçarlar! ...
- Ne cezer evlat.Ha bunlar zamane cinlerudur…Ne okumaktan ne üflemekten anlıyorlar.
- Bu sırada nine çok konuşmaktan, üst takma dişleri avucuna trık diye düşmesin mi! ...
- Tekrar söylenir.
'- Oğlima elli sefer söyledimdu.Üst dişleyimi bir numaya day yaptiy.Oylumda biyaz bol yaptiymiş kullanişlu oluy diye.Bol geliyoy tıyt tıyt konuşuyken düşüyoy da…Çeneleyimi sıkmazsam fıylıyoy…', der ve dişlerini yerine takar.
- Benu nasul buldun damat? Ahhhh ah, sen benu genç kızliğumda göreceğidun.Mısır püskülü saçlarım kalem gibi kaşlarım iki gözüm de var idu.Şimdi yaşlılıktan bir gözümde katarakt oluşti görmiyur..
- Yirmi yaşında gibisun ninecuğum.Sende tek göz var amma iki gözlüler ve hatta tepegözlüler bile senden uyanık değillerdur…
- Sağolasun damat…
- Fadime ile anası Ayşe kadın, avluya bulaşık yıkamak için çıktıklarında ben de peşlerinden gittim.O sırada Fadime’ nin küçük kız kardeşi Emine, annesine seslenir;
- Kız ana…Bubam seni istiy…
- Buban beni şimdi ne yapacağumuş?
- Bilmiyorimmmm…amma görünüşe bakiliysa besbelli sana o işi yapacak!...Arkası yarın Yazan: Sedat ERDOĞDU

Sedat Erdoğdu
____________
Ab_ı Hayat Köyü - 5 -

- Kız ağzina biber sürerum, orospinun kizi…
Bu laf üzerine biz Fadime’ yle göz göze gelerek gülüşürüz.
Köyde elektrik yoktu.Erkekler büyük şehirlerde çalıştıkları için az çok medeniyeti tanımışlardı, kadınlar medeniyetten tamamen yoksundu.Kadınlar, televizyon nedir bilmiyorlardı.
Banyolarını, avluda bulunan koca bir leğende, kazanlarda su kaynatarak yapıyorlardı.
Ben, şimdiye kadar istediğim her şeye sahip oduğum halde, bu kadar mutlu olduğumu hatırlamıyordum.Fadime’ nin yaptığı yer yatağında o kadar güzel uyumuşum ki…
Uyandığımda çoktan öğle olmuştu.Elimi yüzümü yıkadım.Fadime ocakta çorba kaynatıyor, anası mısır unundan ekmek yapıyordu.Emine bağırdı…
- Kız ana ben denize çimmeye gideceğum…
- Sakın boğulmayasun, öldürürüm senu! …Gelirken maşrapalara deniz suyi doldir getir unutma emi..
- Ne yapacağusun deniz suyuni ana?
- Evde tuz kalmadi…Yemek yaparken hazır tuzli su kullanacağum…
- Tamam ana cetirurim…
- Eniştesi gördün mü benim kızim ne güzel de söz dinler…
Şımaran Emine tek parmak üzerinde baş aşağı durur:
- Emine sen ne yapıyorsun öyle?
- Dünyayı tersten döndürüyorim enişte…
Doğrulur ve eline bir sigara alarak kibritle yakmaya çalışır.Bunu gören anası:
“ - Kız Emine utanmiyormisun cibritle oynamaya “, diye çıkışır.
Köydeki günlerimizin çoğu Fadime’ nin basıyla gittiğimiz, Çınaraltı Köy Kahvesinde geçiyordu.Gündüzleri köyün erkekleri burada oturup sohbet ediyorlardı.Bu köye çok alışmış ve bağlanmıştım.Fakat İstanbul’ da beni bekleyen bir ailem ve geleceğe dönük projeler vardı.Fadime’ nin artık kocası olmuştum.O, bir dağ çiçeğiydi.Dağlardan koparılırsa solar giderdi.
Kahvenin ortasında tavanda 1 metre çapında delik açılmıştı. Kahveciye sordum:
- Ha bu deliğu neden açtınız uşşağum?
- Hava durimunu ölçeruz.
- Nasıl ölçeyir sunuz?
- Yağmir yağdiğu vacit delikten içeru su girer, anlaşılir ki o gün hava yağmurlidur.Güneş doğduği vacit, ışiklar süzülür! ...
- Valla ne diyeceğum, çok akilane bir buluş yapmişsun! ...
- Ha deyun bakalim ne içer sunuz?
- Bana bir açık çay, güneşlu olsun.Kayınpedere de tuzli ayran getur! ...
Birazdan kahveci Dursun, bizim çayla ayranı getirir.Yanlışlıkla benim önüme ayranı, kayınpederin önüne çayı, masaya bırakır.Kayınpeder birden ayağa kalkar ve hışımla masanın iki ucundan tutarak döndürür…
- Oyyy bubacuğum ne yapıyorsun da?
- Çayla kahvenin yerini değiştiriyorim damat! ...
Bu sırada kayınpederin canı su ister.Masanın üzerinde içi su dolu cam sürahi ve içi kirlenmesin diye ters konmuş bir su bardağı vardır.Su bardağına bakarak kahveciye seslenir:
- Ula Dursun… ha bu bardağun ağzi kapali, açiğu yok midur?
Artık kalkma vakti gelmişti.Kayınpeder hesabı ödemek için kahveciyi çağırır:
- Dursun, bir çay bir ayran kaç paradur?
- 10 kuruş vereceksun Ali emmi.
Kayınpeder cebinden çıkardığı madeni paraları sayarken söylenmeye başlar:
- Siz bilmezsinuz; Eskiden ortası delikli demir paralar çiktu, mertlik bozulmiş idu.
- Biz Karadenizliler höcümete baskı uyguladık, delikli demir paralarun ortasına lehim yaptirduk.Üzerine büyük Atatürk’ ün resminü çizdürdük…

Sedat Erdoğdu

____________

Ab_ı Hayat Köyü - 6 -

Günler su gibi akıp gitmiş, ayrılık günü gelip çatmıştı.Köyün onaltı yaşından büyük bütün erkekleri köy meydanında toplanmıştı.Kemençeler kaynıyor, horonlar tepiliyordu.Gaydalar eşliğinde, evliler karılarına ve çocuklarına veda ediyor, küçük erkekler analarına ve kardeşlerine sarılıp vedalaşıyorlardı…
Fadime bende hiç para olmadığını bildiği için ufak bir mendil içinde biriktirdiği bütün parasını bana gizlice uzatır:
- Al bu parayu Çemal seni İstanbul’ a kadar cötürür…
- Fadime sen çok iyi kalplisin seni seviyorum ve bizi ancak bundan sonra ölüm ayırır…
- Ya gelmezsen, şehir avratlarınu cörüp benu unutursan?
- O zaman İstanbul’ a gel beni vur! ...
- Heç senu vurabilirmiyum Çemal…
- Çemal değil Fadime Ke….mal…
- Tamam da işte, Çe…mal…
Fadime’ ye sarılırım.Dokunsan ağlayacak gibidir.Bizi uğurlamaya gelen Kör nine, Yirik Ayşe ve küçük Emine ile sarılarak vedalaşırım.Köyün erkekleriyle birlikte tepeden sahile doğru inmeye başlarız.Bizleri bekleyen takalara binerek Giresun’ a doğru kayınpederle birlikte hareket ederiz.Giresun’a vardığımızda, köyün erkekleri çalışacakları illere gitmek için çeşitli otobüslere binerler.Kayınpeder Trabzon’ a çalışmak için otobüs bileti alır ben de İstanbul’ a bilet alırım.Onunla seneye görüşmek üzere vedalaşırız. İstanbul’ a doğru yolculuğum başlar…
Esenler otogarına indiğimde İstanbul’ da gün ağarmış, garajda yine binlerce insan karmaşası vardır.Cebimdeki son parayla, hızlı tramvaya bir bilet alır, Sirkeci durağında inerim.Param yetmediği için, buradan artık Beşiktaş’ a yürümem gerekecektir.Galata köprüsü’ nü geçerken aklımda Fadime, Karaköy-Şişhane aklımda Fadime, Beşiktaş iskelesi aklımda Fadime…Hiç aklımdan çıkmıyor ki! ...
Evimizin kapı zilini çaldığımda, kapıyı açan annem, beni görünce küçük dilini yutacak gibi olur.Bir aydır benden haber alamayan annem ve babam gazetelere kayıp ilanı vermiş haber alamayınca beni öldü zannedip yaslar tutmuşlar.Annem ve babam beni karşılarında sapasağlam görünce sevinçten deliye döndüler.Babam sorar:
- Oğlum şimdiye kadar nerelerdeydin? İnsan bir telefon açar.Aramadığımız yer kalmadı.Senin para için kaçırıldığını ve öldürülüp bir yere atıldığını bile düşündük.Gecelerdir uyuyamaz olduk.
Bir aydır yörenin şivesine alıştığım için elimde olmadan konuşurum:
- Bubacuğum…şey…babacığum, bindiğim gemide içkime ilaç koyup beni denize atmışlar.Karadenizde bir sahil kasabasına yüzerek çıktım.Yorgundum, bana köylüler sahip çıktı.Ulaşım olmadığı için bir ay boyunca erçeçlerin şehre gitmesini bekledim mecburen.Köyde elektrik yok nasıl telefon edeceğum! ...
Tabii, evlendiğimi falan söylemedim.Eğer bir köy kızıyla evlendiğimi duysa annem, kalpten oracıkta giderdi.Bundan sonraki Azarbeycan seyahatlarımı uçakla yapıyordum.Günlerim İstanbul ve Azarbeycan arasında geçiyordu.Fadime’ yi çok özlüyordum.Acaba şimdi ne yapıyordu? O’ nu İstanbul’ a getirmem imkansızdı.Bir dağ çiçeği gibiydi, dağlardan koparılırsa solardı.
Nihayet haziranın üçü yaklaşıyordu.Babama çalışmaktan yorulduğumu, bir ay Bodrum’ da tatil yapacağımı söyledim.Beni kırmadı, tamam gez eğlen, dinlen, artık evlen dedi.Evleneceğin kız şanımıza yakışır bir ailenin kızı olsun, torun istiyorum torun…diye yüksek sesle bağırdı.Ben Bodrum’ a gidiyorum diyerek Giresun’ a gittim.Yavaş yavaş gelen bütün köyün erkekleriyle sarılıp öpüştük.Kayınpeder beni görünce sarıldı.Sahilde bekleyen takalara binerek Ab_ı Hayat Köyümüze doğru yola koyulduk.Sahile vardığımızda, bizleri hasretle bekleyen kadınlar ordusu, horonlar eşliğinde karşıladılar.
Köyün erkekleri ile birlikte yukarı doğru tırmanışa geçtik.Köy meydanına vardığımızda beni meydanda bekleyen Fadime’ nin kucağında ufacık bir oğlan çocuğu vardı.Sevinçten gözleri parıl parıl parlıyordu…
- Çemal bak bir oğlin oldi…Adını Temel koydim…
Şaşkınlıktan şok geçirecektim.Tıpkı küçüklük fotoğrafımdaki bana benziyordu.Kucağıma alıp doya doya sevdim.
Eve vardığımızda Kör Ninenin ve Yirik Ayşe Anamın elini, küçük Emine’ nin yanaklarını öptüm.Elimdeki çantaları açarak, kör nine için getirdiğim tek gözlü gözlük, ağzına layık takma diş ve sigara kutusu takımı, Yirik Ayşe Ana için düdüklü tencere ve pilli radyo, Emine için oyuncaklar, kayınpedere bol miktarda deliksiz kağıt para, Fadime için Trabzon işi altın bilezikler ve annemden gizlice aşırdığım yüzyıllık değerli elmas gerdanlığı hediye ettim...Arkası yarın: Bölüm – 6 – Yazan: Sedat ERDOĞDU

Sedat Erdoğdu

_____________

Ab_ı Hayat Köyü - 7 -

Fadime çok iyi silah kullanıyordu.Bana da atış dersleri veriyordu.Bazen canımız sıkıldımı çocuğu da yanımıza alıp, hamsi avına çıkıyorduk.Yakaladığımız hamsilerden güzel bir mangal sefası yapıyorduk.Kayınpederle oturduğumuz Çınaraltı Kahvesi köyün erkeklerinin buluşma noktasıydı.Orda akşama kadar birbirlerine takılırlardı.Söyledikleri sözler Karadenizlinin zekasını temsil ediyordu.Nihayet beklenen gün gelip çatmış, otuzüç gün çabuk bitmişti.Yine ağlayıp sızlamalar, horon tepmeler ve yine ayrılık...Fadime ile bu ayrılığımız şimdi daha da zor gelecekti.Oğlumu çok çok özleyecektim.
Köyde elektrik olmadığı için cep telefonumun şarjı bitmesin diye
babamla çok kısa konuşup kapatıyordum.Onlar hala benim Bodrum’ da tatilde olduğumu zannediyorlardı.Üstelik torun sahibi olmak isteyen babamın, erkek torunu vardı.Fakat bunu onlara nasıl açıklayacaktım.Biraz zaman geçsin, daha sonra nasıl olsa öğreneceklerdi.Kafamda binlerce sorgu ve sual vardı…Otuzüç gün bana yetmezdi.Eşim ve çocuğumu her zaman yanımda görmeliydim.İstanbul’ a gittiğimde aklım hep onlara takılı kalacaktı.Çocuk hastalandı mı, ne yiyor ne içiyor, üşüdü mü? Bu sorular beynimi kurcalar, uyku tutmaz, uyuyamazdım…Yine allı pullu takalara binildi yine bize yollar göründü…
Eve geldiğimde babam karşıladı.Bodrum tatilini sordu, güzel geçtiğini söyledim.Kendimi çok yorgun hissediyordum.Yolculuk beni sarsmıştı.Deliksiz bir uyku çektim.Ertesi gün öğleye doğru perdeleri çeken annemin sesiyle uyandım.
- Oğlum kalk artık işine gücüne bak.Baban yaşlandı, işleri senin idare etmen gerek! ..Geliyorsun, geldiğini bile söylemeden uyuyorsun…
- Kapat şu perdeleri anne, çok yorgunum uyumak istiyorum…İşe de yarın giderim.
- Oğlum yeni tatilden geldin, ben de seni dinlendin sanıyordum.
- Yol yorgunluğu anne tamam dedik, kapat şu perdeyi! …
- Tamam oğlum nasıl istiyorsan öyle yap.
Akşama doğru uyandığımda, annemle babam yemek masasına oturmuş, yemek yiyorlardı.
Ben de masaya oturdum.Annem sorar:
- Bodrum’ da hiç denize girmedin mi oğlum, bronzlaşmamışsın?
- Girmez miyim anne, yanmamak için geceleri denize hava karardıktan sonra girdim.Bilirsin den