Ab_ı Hayat Köyü 1-8
Mayıs ayının son günüydü.Beni Azerbeycan' a götürecek olan Rus
Gemisine bindiğimde, içimde korkuyla karışık bir heyecan vardı.Kamarama
geçip bavullarımı yerleştirdim.
Babamın, Azerbeycan' da kurmuş olduğu makarna fabrikasının
işlerini takip için gidiyordum.Ünüversiteyi yeni bitirmiştim.Babama
göre okulda teorik olarak öğrendiğim işletme tahsilimi, pratiğe
dönüştürme zamanı gelmişti.
Henüz yirmiüç yaşındaydım.Yaşımın küçüklüğüne rağmen,
düşüncelerim olgun sayılırdı.Bu yüzden, babam bana oldukça fazla
güvenirdi.O' nun bir dediğini iki etmez, bir şey söyledi mi anında
yerine getirmeye çalışırdım.
Akşam yemeğimi yemek için, geminin güvertesindeki açık restorant
kısmına geçtim.Gemi, sessiz sessiz yol alıyordu.Deniz, kadifeden çarşaf
gibiydi.Mavi, cam yeşili yollar yaparak uzanıyordu.Üzerinde pırıl pırıl
ışıkların gümüşsü yansımaları oynaşıyordu.İstanbul boğazının çürüksü
kokusunu çoktan geride bırakmıştık.Üzerimde taze ve hafif bir rüzgar
esiyordu.
Yemeğimi yerken etrafımda, Bağımsız Devletler Topluluğu' na ait
ağarmış saçlı, renkli gözlü, pembemsi narin yanaklı, mercan dudaklı,
genç ve yaşlı kadınların bazıları oturmuş yemek yiyor, bazıları da
ayakta denizi seyrediyorlardı.Bunların çoğu İstanbul' a bavul ticareti
yapmak için gelmiş, satın aldıkları malları ülkelerine götürüyorlardı.
Yan masada oturan genç kızın varlığını, biraz geç farkettim.Aşırı
yapmış olduğu makyajı, rüküş bulduğum giyim tarzıyla çok komik
görünüyordu.Oysa çekici bir güzelliği vardı.Biçimli uzun vücudu, sütun
gibi bacakları,sarı saçları ve yeşil gözleriyle, insanı sanki
büyülüyordu.O' nunla hemen hemen aynı yaşlarda gibiydik.Genç kızın bana
bakıp gülerek göz kırpmasıyla kendime geldim! ...Yolculuk anlaşılan
zevkli geçeceğe benziyordu.Kızdan aldığım cesaretle yanına yaklaştım:
- Affedersiniz, sizinle bir kaç kadeh içki içip sohbet edebilir
miyiz? Anlaşılan siz de benim gibi, yalnız yolculuk yapıyor sunuz?
Kız bozuk türkçesiyle - Tabi buyrun oturun...
- Benim adım Kemal.Azerbeycan' a gidiyorum.Sizin yolculuk nereye?
- Benim adım da İrina.Rusya' lıyım ben de Azerbeycan' a gidiyorum.İstanbul' a sık sık gelir, bavul ticareti yaparım.
- Gerçekten de Türkçeyi konuşabiliyorsunuz.Sahi, ne içmek istersiniz?
- Buzlu votka rica edeyim! ..
- Anlaşılan bavul ticaretinden iyi para kazanıyorsunuz?
- Hayır, daha çok güzelliğimle kazanıyorum.Sizin Türk erkekleri
hayatında hiç kadın görmemiş gibiler.Kaldığım otelden şöööyle bir
dolaşmaya çıkıyorum, en az on erkek kuyruğunu sallaya sallaya
peşimde.Günde üç-dört erkeği idare ettiğim oluyor! ...
- Maşallah, çok açık sözlüsünüz...
- İsterseniz gel Cafe disco kısmına geçelim...Canım dans etmek istiyor...
- Peki
Saatlece dans ettik.Vakit gece yarısını çoktan geçmişti.Onunla
geçireceğim aşk dolu saatleri düşündükçe, heyecanım kat be kat
artıyordu.
- İrina, yorulduysan gel benim kamarama geçelim? Kabul etti;
- Sen soyun! ..Ben bir şişe daha votka alıp geleceğim.Bu gece sabahlara kadar içip, eğlenmek istiyorum...
Birazdan elinde bir şişe votkayla geldi.İçkiyi yuvarlamaya
başladım.Birden başımın döndüğünü, gözlerimin karardığını
hissettim.Votkaya karıştırılan uyku ilacının etkisiyle, tuzağa
düşürülmüştüm.Bunu, buz gibi Karadeniz' in sularına atıldığımda
anladım.Hayret, suya batmıyordum! ...Uyuyorken elbiselerimi giydirip,
şişme lastiğe sarıp, denize atmışlardı. İrina' nın beni tek başına suya
atması imkansızdı.Demek bunlar bir hırsız çetesiydi.Benim gibi kimbilir
daha kaç kişinin canını yakmışlardı?
- Bu Karadeniz' de amma tuzluymuş ha...Hamsi balıkları çok terliyor anlaşılan! ...diyerek kendimle dalga geçiyordum.
Gemi hızla yol alıyordu.Tüm bağırıp çağırmalarımı duyan
olmadı.Baktım olacağı yok, uzakta görünen sahile doğru yüzmeye
başladım.Saatlerce yüzdüm.Sahile vardığımda, yorgun ve bitkin bir
haldeydim. Hava yeni yeni aydınlanıyordu.
Şimdi korkum daha da artıyordu.Pasaportum, bavullarım ve
paralarım çalınmıştı.Acaba bu kıyılar hangi ülkeye aitdi? Belki
yakalayıp hapsi atacaklardı...Ceplerimi karıştırdım, nüfus cüzdanım
duruyordu.Birde yazılı not bırakmışlardı...- Bize derler Nataşa böyle
tarak kel başa, saçınızı yolarız geldinizmi traşa! ...Saatime baktım
kolumda duruyordu fakat içine su kaçmıştı.Oysa onu aldığımda
watterresissant (su geçirmez) yazıyordu! ...
Şöyle sahile bir göz attım, etrafı dik taraçalardan oluşuyor, iki
yanı geçit vermiyordu.Kıyıda ufak bir tekne vardı.Yanına yaklaştım,
tekne delikti.Kıyıda siyah bir tahta tabela üzerinde 333 rakamı
yazıyordu.Aklıma süper starımız Ajda PEKKAN' ın, dudak silikonlarının
daha iyi görünmesi için, fotoğrafçı Erol Atar' a verdiği pozlar
geldi.Üç yüz otuz üç...üç yüz otuz üç...Bu rakamın uğursuz olduğunu
söylerlerdi.Acaba bana da uğursuzluk mu getirecek diye düşündüm.
Kafamı kaldırdığımda, arkamdaki tepenin üzerinde bir köy olduğunu
gördüm.Aç ve susuzdum. Tüm doğa muhalefetine karşı 333 rakımlı sandığım
tepeye doğru tırmanıp, gördüğüm insanlardan yardım isteyecektim...Arkası yarın-Sedat ERDOĞDU
Sedat Erdoğdu
___________
Ab_ı Hayat Köyü - 2 -
Tepeye doğru, iki kişinin zar zor geçebileceği keçi yolu
gözüküyordu.Köye doğru tatlı bir meyille yükselen uçsuz bucaksız bir
dağ silsilesi...Her taraf fındık ağaçları ile kaplı.Etrafta kırmızı,
beyaz ve sarı, dağ çiçekleri...Bazı meyillerde avuç içi kadar sürülmüş
mısır tarlaları...Bu tarlalarda ellerinde bel veya çapa, çalışan
kadınlar...Çiçekli entarisi üzerine, beline bir peştamal sarmış, gene
bir peştamal başına örtmüş ve sırtında odun yüklü
kadınlar...kadınlar...
Görünürde hiç köyün erkekleri yoktu.Tarla süren kadınlar, yük
taşıyan kadınlar, çocuğuna süt veren kadınlar...Beni gören kadınlar, '
-Haçan, burada erçeç varidur...' diyerek yukarı köye doğru kaçmaya
başladılar.Bunların konuşmalarından, buranın bir Karadeniz köyü
olduğunu anladım.Biraz rahatlamıştım.
Dağın yamacı bir hayli dikti.İşte bu sırada O' nu
gördüm...Üzerinde durulamayacak kadar meyilli 8-10 metrekare tarlada
çalışıyordu.Ayağını toprağa geçirmiş, ayakta durmak için cambaz hüneri
isteyen toprağı belliyordu.'- Bu köyde hiç erkek yok mudur? Herhalde
köyün kahvesinde kağıt oynuyorlardır.'Diyerek kendi kendime söylendim.
Saklandığım yerden doğrulduğumda, beni fark eden genç kız, köye
doğru tırmanmaya çalıştı.Ayağı birden iri bir taşa takılınca, hızla
yanıma doğru yuvarlanmaya başladı.Ayaklarımın dibinde durdu.Korku dolu
gözlerle, belinden bir şeyler aradı.Elinde silah vardı ve hiddetle
bağırdı:
- Seni vuracağum...
- Vur öyleyse ne duruyorsun?
- Yatarak nişan alamiyum da....Kaldır da vurayum! ...
O' nu ellerinden tutarak kaldırdım.Genç kız hırsla bağırdı:
- Ha buradan aşağu defolip gidesun, daha erçeç zamanı değildur...
- Biraz dikkatli konuşur musun? Konuşurken tükürüklerin ağzıma giriyor...
- Sen de benden uzak durayasun...Tükürüklerimin önüne diçil deyen mi oldi?
Bana ha bire bir şeyler söyleyip duruyordu.Açlık ve susuzluktan ne
dediğini bile anlamaz olmuş ve bayılmıştım.Kendime geldiğimde sahilde
bir mağarada yatıyordum.Yanımda su testisi, hamsili plav, mısır ekmeği
duruyordu.Genç kız görünürlerde yoktu.Karnımı güzel bir
doyurmuştum.Ertesi gün genç kız saklı saklı, tabakları ve testiyi almak
için mağaraya gelmişti.Bana bakıp yine söylendi:
- Sen daha çitmedin mi?
- Nasıl gideceğim etrafım hep dağ?
- Buradan çitmen içun, bizum köyü aşman gerekur.Köyde Kadın Ağa
tarafinca sıkı yönetim ilanı varidur.Seni gören karilar, kadın ağaya
köyde erçeç var demişler ve ihbar etmişlerdur.Köye çıkarsan senu
vurirlar.
Genç kız, kıyıda duran takayı göstererek:
- Ha bu takayla denize açulasın...
- Fakat bu kayık delik?
- Zarari yok, suda deliç görünmez! ...
- Ama ben bunla batar boğulurum?
- Sen yüzme bilmiyesun?
- Bilirim de Karadeniz bugün çok dalgalı, deniz tutar dalgada kusarım! ...
Sahi adın ne senin?
- Fadime...Ya senun?
- Benim adım da Kemal.Tanıştığımıza memnun oldum Fadime.
Fadime cebinden çıkardığı tütün tabakasından sigara sarar ve Kemal' e doğru uzatır.
- Ula Çemal, al bir sicara tellendur için açılur.Kendi tarlamızun ürünüdur.
- Bu sigarada Allah bilir bir keçiyi öldüreçek nikotin vardır?
- Saçmalayasun Çemal...Çeçiler hiç sicara içer midur?
- Sizin burada, kadınlarla balıklar aynı huya sahip herhalde?
- O nedendur?
- Her ikiside ağızlarını açtımı başları belaya girer de ondan.Karnım da öyle acıktı ki...
- Bugün hava sislidur...Dur sana hamsi avlayayum sisten dolayu önlerini çöremezler.
- Bana içinde hamsi geçen bir kelime söyler misin Fadime?
- Bugün Karadeniz dalgali ve sislidur...
- E...hani bunun içinde hamsi kelimesi?
- Hamsi Karedeniz' in içindedur! ...
Karadeniz bölgesi coğrafyada okuduğum kadarıyla bol yağışlı
olur.Mayıs ayı yağışların yoğun olduğu bir aydır.Birdenbire başlayan
yağmurla, Fadime köye nasıl döneceğini şaşırır.
- Eyvah...şimdi ben anama ne diyeceğum? Çeçi otlatmaya gidiyorim dedum, buraya celdum.Haçan Çeçileride kaybetdum...
- Keçilerinde belirli bir işaret var mıydı?
- Evet var idu.Birinin öksürüğü var idu, diğerinin süt memelerinden biri kesikdu.
Hay Allahım keçileri kaçıracağım.Bu kadar saf, temiz kalpli bir kız
ömrümde görmedim.En yalın haliyle sesleniyor.Şehir kızlarının çoğu,
Fadime' nin yanında, gözüme Şeytan gibi görünüyorlardı.
İstanbul' daki kız arkadaşım Nilgün' ü, Fadime' nin yerine koymak bile istemedim...Fadime' nin tırnağı bile olamazdı...Devamı yarın-
Yazan: Sedat ERDOĞDU
Sedat Erdoğdu
____________
Ab_ı Hayat Köyü - 3 -
Fadime kumral örgülü saçları, iri yeşil gözleri, uzun parmakları ve
tüm saflığıyla beni cezbediyordu.Kendimi tutamayıp O’ na sarılıp
öptüm.Önce beni iteledi, fakat sonra hoşuna gitmeye başladı.Mağaranın
dışında yağmur olanca gücüyle bastırıyor, gökten şimşekler
çakıyordu...Fadime:
“ - Hay Allahum…Önce sağnak yağdırıp elimi kolumu bağlayasun,
şimdi de çakmak çakıp bizi dikizleyesun! …”, demez mi.Gülme krizine
girdim.Fadime bana kızarak söylendi;
- Neden güleyesun da…ha bu yukarıdakiyle alay mı edeyesun?
Yağmur hala yağıyordu.Biz de Fadime ile sohbet etme imkanı
bulmuştuk.Garibime giden bir olay vardı.Köyde neden hiç erkek
görünmüyordu...Bunu sordum:
- Fadime, sizin erkekler hiç çalışmazlar mı? Köye doğru çıkarken
etrafta hiç erkeğe rastlamadım.Beni gören kadınlar “- Erçeç var…”,
diyerek köye doğru kaçıştılar…
- Bizim köyün adı, Ab-ı Hayat köyüdur…Haçan cördüğun gibi dağlık
arazide kuriludur.Fazla bir şey yetişmedİğu için erçeçler dışarida
çalışırlar.
Genel olarak ceri dönmeyen çok azdur.Çoği karilarina
sadıktir.Haziranın üçü dedimi erçeçler köye geri dönerler.Otuzüç gün
köyde kalır, sonra onaltı yaşinun üstü tüm erçeçler köyü terk ederler…
Aha şu sahilde yazan tabela buni gösterir…Haziranın üçünde geleceğisun,
otuzüç gün kalıp gideceğusun…
Köyde erçeçlerin dönüşü davul, zurna, kemençe ile
karşilanur.Karilar ve çocuklar gelenleri karşilamak içun yüksek bir
tepeye çikarlar.O gün en yeni elbiselerinu giyerler…Ne kadar takilarİ
varsa takar ve horon teperler…Ha bu başlarına bağladıklari oyali
çemberler, evli veya bekar olduklarinu cösterir…Bekarların çemberlerine
kalın bir düğüm atilur.Kim bu düğümü çözerse, O’ nunla evlenmek
zorundadur.Biz buna, düğüm nikahı deruz.Erçeçler bir yıl sonra
döndüklerinde yeni yeni çocuklar doğar.Kariların doğumlaru hep aynı aya
rastlar.Gidip de dönmeyen erçeçler de olmuştur…Bunlardan 8.Dursun,
15.Dursun, İstanbul’ da durmuşlaridur.13.Temel, 17.Temel şehir
avratları alıp İstanbul’ a temel atmışlaridur.Sadece ha bunlar
dönmemişlerdur…
- Bugün haziranın ikisi olduğuna göre, yarın erkekleriniz köye dönecek o zaman?
- He ya, yarın onların arasına karişup köyden çıkasun…
- Gitmemi çok mu istiyorsun?
- Ne bileyim ula ben…
- Artık yağmur dindi, köye geç kalma…Anan her yerde seni arıyordur.
- Yarın erçeçler geldiğinde, gelur seni köyden aşırırum…
Ertesi gün, Fadime’ nin getirdiği Karadeniz elbiselerini
giyindim.Onlara benzeyip köyü aşmam gerekiyordu. Fadime köye çıktı ben
sahilde beklemeye başladım.Nihayet süslü takalar, çalgılar eşliğinde
sahile yaklaştı.Yukarı köyde kadınlar kemençe çalıp türküler
söylüyorlardı.Erkekler teker teker takalardan inmeye başladılar çok
kalabalıktılar…Hemen aralarına karıştım.Köyün kadınları aşağıya doğru
koşuştular…Fadime babasına sarılarak onu karşıladı..
Sonra bütün kalabalık ahali, köye doğru tırmanışa geçtiler.Fadime
yanıma gelerek, en arkadan onları takip etmemizi söyledi.Yollar
yürümekle aşınmazdı nasıl olsa...
Yol kenarları ufacık mısır tarlaları, tütün ve fındık ağaçları kaplıydı. Köyün tepesi oldukça bulutluydu…
- Dağın tepesi ne kadar da bulutlu değil mi Fadime?
- O bulut değul rüzcardır…Esmediği vaçit bizim köyün üstünde durir…
Bir de yol kenarında gördüğüm köyün mezarlığı ilgimi çekmişti.İki
mezar taşının arası 50-60 cm. boyundaydı.Oysa insanların boyu bu kadar
kısa değil! …
- Fadime, mezarlarınızın arası ne kadar da kısa.Yoksa bunlar yeni doğan bebek mezarları mı?
- Topraklarımız kısitlidur…Fazla yer işgal etmemesi içun, ölülerimizu dikine dikine cömüyoriz.
- Mezar taşlarının bazılarında, baş aşağı hamsi, bazılarında da, baş yukarı hamsi resimleri var bu da neyin nesi?
- Kariların mezarunda hamsinin başi yukaridadur.Başları dik
giderler…Erçeçlerin mezarlarında hamsinin kafasi aşağı baki, uzun
burinlari denizden hamsi koklayi da…
Köye adım adım yaklaşıyorduk.Köylüler, sarmaş dolaş olmuş gözleri
kimseyi görmüyordu.Bazı bekar erkekler sevdikleri gelinlik kızların
düğümlerini çözüyorlardı.Ben de kendimi tutamayarak Fadime’ nin
başlığındaki düğümü çözüvermiştim...Arkası Yarın-3-
Yazan: Sedat ERDOĞDU
Sedat Erdoğdu
____________
Ab_ı Hayat Köyü - 4 -
Artık olan olmuştu…Bunu gören anası ve babası, sevinçlerinden havaya ateş ettiler.Babası bana sorar:
- Damatçığum senu çıkaramadum da…Kimun oğlisun?
Aklıma hemen İstanbul’ a gidip de dönmeyen 17.Temel gelir.Karadeniz şivesi yaparak, kurnazca cevap veririm…
- Babacuğum ben 17.Temel’ in İstanbul’ daki karisinden olma Çemal’
im…Babamın ölmeden önce vasiyeti var idu.Ab-ı Hayat Köyümüze
gideceğusun, Ali Efendi’ nin kızı Fadime’ yi alacağusun demişti…Eğer
almazsan mirasından da mahrum kalacağum…
- Oyyyy... uşşağum Temel 17 senin buban mı? Rahmetliyle küçükken,
evin tokmağını kim önce yakalayacak diye yarışırdık.Burun farkıyla ben
geçeridum…Allah mekaninu cennet eylesun ufacık burni var idu.Senun
kalacak yerin de yoktur.Ha burada bizum evde kalasun…Nasıl olsa Fadime’
nun düğüm nikahlı kocasisun…
Fadime eve gitmeden önce, bana sıkı sıkı nasihatlarda bulundu.
- Bak Çemal! ...Ninemin bir közü görmez, budu çıkıktır.Kör_ mör
gibi laflar söylemeyesun! ...Anamın dudağı yirikdur, dudakla ilgili
konuşmalara girmeyesun, bubamun karaciğeri bozik ve burnu
uzundir.Burun_murun gibi laflar da demeyesun ha! ...Sen ne güzel
konuştun ula Çemal bubamla…Az daha beni bile inandıracakdun Temel 17
nin oğlu oldiğuna…
- Tamam Fadime, söylemem…
Eve vardığımızda büyük ahşap iki kanatlı kapıdan içeri
girdik.Ortada geniş bir avlu, avlunun ortasında kuyu, yandan ahşap
merdivenlerle üst kata çıkılan, iki katlı ahşap bir binaydı…Avluda
iplere mısırlar, tütünler ve kırmızı biberler dizilmişti.Üst kata
çıktık, beni sedire buyur ettiler.
Fadime’ nin babası durmadan sorular soruyor ve Temel 17 ile
ilgili anılarını anlatıp duruyordu.Ben de yalanın bini bir
paraydı.Sorduklarına yalan yanlış cevaplar veriyordum.Babası beni
kahkahalarla güldürüyordu.Kendisi de güldükçe,”- aslan damadum “,
diyerek sırtıma sertçe yumruk vuruyordu.Sanırım sırtım morarmıştı.
Yere kurulan sinide yemek faslına geçildi.Önce çorba içtik, ardından tavuk geldi…
Tavuktan bir parça alayım dedim; bıçaktan kurtulan tavuk Fadime’ nin ninesinin üstüne fırladı.Fadime söylendi:
- Biraz dikkat etsene Çemal! ...
- Kabahat bende değil ki bıçak kör…der demez ayağıma dizini vurdu.
Tavuktan sonra kadınbudu köfte ve hamsi buğulama gelince dayanamadım.
- Efendum... köftelerden Kadınbuduna bayılırum çok nefis olmuş… deyince bir dirsek daha yedim.
- Şey…affedersunuz kadıngöbeğini de severum.İlle dilber dudağı olacak.
Dudaktan bahsedince iki dirsek daha yedim…
- Ayşekadın fasulyesine de can dayanmaz canım…Hamsinin gözünü ve
yanağını severim.Karniyarik, şiş kebabu, Arnavutciğeri…Tatlılardan
vezirparmağı, kemalpaşa tatlısı, tavuk göğsü, Zeki Müren göbeği, Türkan
Şoray kirpiği velhasıl ne kadar dram yemek varsa seviyorum da…Diyerek
yemek boyunca saçmaladım durdum.
Yemekten sonra Ali baba bana bir sigara uzattı.Bunlar sülalecek
sigara tiryakisiydi sanırım.Ninesi bile fosur fosur tüttürüyor.Arap
yağı bol bulunca sırtına sürermiş…
- Bendeniz içmem babacuğum…Karaciğerime ve hatta Akciğerime bile
dokuniyur.Kuşburnu çayı varsa içerum…Burundan bahsedince, babasını
gözleri dar açı yaparak burnuna takılır.
- Hiç kuşun burni olur mi? Kuşun gagasi olir…Aslinda o çayın adı
kuş gagasi olmalidur… Damat bizde öyle çaylar yoktir.Fadime bize güzel
bir kahve yapsun…Kahveyi nasıl alirsun uşşağum açık mı, koyi mi olsin?
- Koyu olsun babacığum bugün matemliyum! ...
- Bu sırada Fadime’ nin ninesi, fistanının yakasını of…pof…çekerek yelpazeliyordu.
- Hararet mi bastu nineciğum?
- Sikintudan ne yaptığımı ben de bilmiyorim damat.Akşam olip da ortalik karardımı ödüm copiyir.
- Akşam olmasını istemiyorsun demek?
- Nasil isterum damat…Hava cararduktan sonra çektiğimu bir ben bilirum bir de Allah…
- Geçmiş olsun hastasın demek?
- Hasta_masta değilimdur…Cinlerle uğraşiyorim…
- Başıma gelenleri cörsen korkar kaçarsun…Çat çat, pat pat.Tek gözümü yumup uyuyamam…
- Besmele çekip üç kulufalla bir Elham oku, belki kaçarlar! ...
- Ne cezer evlat.Ha bunlar zamane cinlerudur…Ne okumaktan ne üflemekten anlıyorlar.
- Bu sırada nine çok konuşmaktan, üst takma dişleri avucuna trık diye düşmesin mi! ...
- Tekrar söylenir.
'- Oğlima elli sefer söyledimdu.Üst dişleyimi bir numaya day
yaptiy.Oylumda biyaz bol yaptiymiş kullanişlu oluy diye.Bol geliyoy
tıyt tıyt konuşuyken düşüyoy da…Çeneleyimi sıkmazsam fıylıyoy…', der ve
dişlerini yerine takar.
- Benu nasul buldun damat? Ahhhh ah, sen benu genç kızliğumda
göreceğidun.Mısır püskülü saçlarım kalem gibi kaşlarım iki gözüm de var
idu.Şimdi yaşlılıktan bir gözümde katarakt oluşti görmiyur..
- Yirmi yaşında gibisun ninecuğum.Sende tek göz var amma iki gözlüler ve hatta tepegözlüler bile senden uyanık değillerdur…
- Sağolasun damat…
- Fadime ile anası Ayşe kadın, avluya bulaşık yıkamak için
çıktıklarında ben de peşlerinden gittim.O sırada Fadime’ nin küçük kız
kardeşi Emine, annesine seslenir;
- Kız ana…Bubam seni istiy…
- Buban beni şimdi ne yapacağumuş?
- Bilmiyorimmmm…amma görünüşe bakiliysa besbelli sana o işi yapacak!...Arkası yarın
Yazan: Sedat ERDOĞDU
Sedat Erdoğdu
____________
Ab_ı Hayat Köyü - 5 -
- Kız ağzina biber sürerum, orospinun kizi…
Bu laf üzerine biz Fadime’ yle göz göze gelerek gülüşürüz.
Köyde elektrik yoktu.Erkekler büyük şehirlerde çalıştıkları için az
çok medeniyeti tanımışlardı, kadınlar medeniyetten tamamen
yoksundu.Kadınlar, televizyon nedir bilmiyorlardı.
Banyolarını, avluda bulunan koca bir leğende, kazanlarda su kaynatarak yapıyorlardı.
Ben, şimdiye kadar istediğim her şeye sahip oduğum halde, bu kadar
mutlu olduğumu hatırlamıyordum.Fadime’ nin yaptığı yer yatağında o
kadar güzel uyumuşum ki…
Uyandığımda çoktan öğle olmuştu.Elimi yüzümü yıkadım.Fadime
ocakta çorba kaynatıyor, anası mısır unundan ekmek yapıyordu.Emine
bağırdı…
- Kız ana ben denize çimmeye gideceğum…
- Sakın boğulmayasun, öldürürüm senu! …Gelirken maşrapalara deniz suyi doldir getir unutma emi..
- Ne yapacağusun deniz suyuni ana?
- Evde tuz kalmadi…Yemek yaparken hazır tuzli su kullanacağum…
- Tamam ana cetirurim…
- Eniştesi gördün mü benim kızim ne güzel de söz dinler…
Şımaran Emine tek parmak üzerinde baş aşağı durur:
- Emine sen ne yapıyorsun öyle?
- Dünyayı tersten döndürüyorim enişte…
Doğrulur ve eline bir sigara alarak kibritle yakmaya çalışır.Bunu gören anası:
“ - Kız Emine utanmiyormisun cibritle oynamaya “, diye çıkışır.
Köydeki günlerimizin çoğu Fadime’ nin basıyla gittiğimiz, Çınaraltı
Köy Kahvesinde geçiyordu.Gündüzleri köyün erkekleri burada oturup
sohbet ediyorlardı.Bu köye çok alışmış ve bağlanmıştım.Fakat İstanbul’
da beni bekleyen bir ailem ve geleceğe dönük projeler vardı.Fadime’ nin
artık kocası olmuştum.O, bir dağ çiçeğiydi.Dağlardan koparılırsa solar
giderdi.
Kahvenin ortasında tavanda 1 metre çapında delik açılmıştı. Kahveciye sordum:
- Ha bu deliğu neden açtınız uşşağum?
- Hava durimunu ölçeruz.
- Nasıl ölçeyir sunuz?
- Yağmir yağdiğu vacit delikten içeru su girer, anlaşılir ki o gün hava yağmurlidur.Güneş doğduği vacit, ışiklar süzülür! ...
- Valla ne diyeceğum, çok akilane bir buluş yapmişsun! ...
- Ha deyun bakalim ne içer sunuz?
- Bana bir açık çay, güneşlu olsun.Kayınpedere de tuzli ayran getur! ...
Birazdan kahveci Dursun, bizim çayla ayranı getirir.Yanlışlıkla
benim önüme ayranı, kayınpederin önüne çayı, masaya bırakır.Kayınpeder
birden ayağa kalkar ve hışımla masanın iki ucundan tutarak döndürür…
- Oyyy bubacuğum ne yapıyorsun da?
- Çayla kahvenin yerini değiştiriyorim damat! ...
Bu sırada kayınpederin canı su ister.Masanın üzerinde içi su dolu
cam sürahi ve içi kirlenmesin diye ters konmuş bir su bardağı vardır.Su
bardağına bakarak kahveciye seslenir:
- Ula Dursun… ha bu bardağun ağzi kapali, açiğu yok midur?
Artık kalkma vakti gelmişti.Kayınpeder hesabı ödemek için kahveciyi çağırır:
- Dursun, bir çay bir ayran kaç paradur?
- 10 kuruş vereceksun Ali emmi.
Kayınpeder cebinden çıkardığı madeni paraları sayarken söylenmeye başlar:
- Siz bilmezsinuz; Eskiden ortası delikli demir paralar çiktu, mertlik bozulmiş idu.
- Biz Karadenizliler höcümete baskı uyguladık, delikli demir
paralarun ortasına lehim yaptirduk.Üzerine büyük Atatürk’ ün resminü
çizdürdük…
Sedat Erdoğdu
____________
Ab_ı Hayat Köyü - 6 -
Günler su gibi akıp gitmiş, ayrılık günü gelip çatmıştı.Köyün
onaltı yaşından büyük bütün erkekleri köy meydanında
toplanmıştı.Kemençeler kaynıyor, horonlar tepiliyordu.Gaydalar
eşliğinde, evliler karılarına ve çocuklarına veda ediyor, küçük
erkekler analarına ve kardeşlerine sarılıp vedalaşıyorlardı…
Fadime bende hiç para olmadığını bildiği için ufak bir mendil içinde biriktirdiği bütün parasını bana gizlice uzatır:
- Al bu parayu Çemal seni İstanbul’ a kadar cötürür…
- Fadime sen çok iyi kalplisin seni seviyorum ve bizi ancak bundan sonra ölüm ayırır…
- Ya gelmezsen, şehir avratlarınu cörüp benu unutursan?
- O zaman İstanbul’ a gel beni vur! ...
- Heç senu vurabilirmiyum Çemal…
- Çemal değil Fadime Ke….mal…
- Tamam da işte, Çe…mal…
Fadime’ ye sarılırım.Dokunsan ağlayacak gibidir.Bizi uğurlamaya
gelen Kör nine, Yirik Ayşe ve küçük Emine ile sarılarak
vedalaşırım.Köyün erkekleriyle birlikte tepeden sahile doğru inmeye
başlarız.Bizleri bekleyen takalara binerek Giresun’ a doğru
kayınpederle birlikte hareket ederiz.Giresun’a vardığımızda, köyün
erkekleri çalışacakları illere gitmek için çeşitli otobüslere
binerler.Kayınpeder Trabzon’ a çalışmak için otobüs bileti alır ben de
İstanbul’ a bilet alırım.Onunla seneye görüşmek üzere vedalaşırız.
İstanbul’ a doğru yolculuğum başlar…
Esenler otogarına indiğimde İstanbul’ da gün ağarmış, garajda
yine binlerce insan karmaşası vardır.Cebimdeki son parayla, hızlı
tramvaya bir bilet alır, Sirkeci durağında inerim.Param yetmediği için,
buradan artık Beşiktaş’ a yürümem gerekecektir.Galata köprüsü’ nü
geçerken aklımda Fadime, Karaköy-Şişhane aklımda Fadime, Beşiktaş
iskelesi aklımda Fadime…Hiç aklımdan çıkmıyor ki! ...
Evimizin kapı zilini çaldığımda, kapıyı açan annem, beni görünce
küçük dilini yutacak gibi olur.Bir aydır benden haber alamayan annem ve
babam gazetelere kayıp ilanı vermiş haber alamayınca beni öldü zannedip
yaslar tutmuşlar.Annem ve babam beni karşılarında sapasağlam görünce
sevinçten deliye döndüler.Babam sorar:
- Oğlum şimdiye kadar nerelerdeydin? İnsan bir telefon
açar.Aramadığımız yer kalmadı.Senin para için kaçırıldığını ve
öldürülüp bir yere atıldığını bile düşündük.Gecelerdir uyuyamaz olduk.
Bir aydır yörenin şivesine alıştığım için elimde olmadan konuşurum:
- Bubacuğum…şey…babacığum, bindiğim gemide içkime ilaç koyup beni
denize atmışlar.Karadenizde bir sahil kasabasına yüzerek
çıktım.Yorgundum, bana köylüler sahip çıktı.Ulaşım olmadığı için bir ay
boyunca erçeçlerin şehre gitmesini bekledim mecburen.Köyde elektrik yok
nasıl telefon edeceğum! ...
Tabii, evlendiğimi falan söylemedim.Eğer bir köy kızıyla
evlendiğimi duysa annem, kalpten oracıkta giderdi.Bundan sonraki
Azarbeycan seyahatlarımı uçakla yapıyordum.Günlerim İstanbul ve
Azarbeycan arasında geçiyordu.Fadime’ yi çok özlüyordum.Acaba şimdi ne
yapıyordu? O’ nu İstanbul’ a getirmem imkansızdı.Bir dağ çiçeği
gibiydi, dağlardan koparılırsa solardı.
Nihayet haziranın üçü yaklaşıyordu.Babama çalışmaktan
yorulduğumu, bir ay Bodrum’ da tatil yapacağımı söyledim.Beni kırmadı,
tamam gez eğlen, dinlen, artık evlen dedi.Evleneceğin kız şanımıza
yakışır bir ailenin kızı olsun, torun istiyorum torun…diye yüksek sesle
bağırdı.Ben Bodrum’ a gidiyorum diyerek Giresun’ a gittim.Yavaş yavaş
gelen bütün köyün erkekleriyle sarılıp öpüştük.Kayınpeder beni görünce
sarıldı.Sahilde bekleyen takalara binerek Ab_ı Hayat Köyümüze doğru
yola koyulduk.Sahile vardığımızda, bizleri hasretle bekleyen kadınlar
ordusu, horonlar eşliğinde karşıladılar.
Köyün erkekleri ile birlikte yukarı doğru tırmanışa geçtik.Köy
meydanına vardığımızda beni meydanda bekleyen Fadime’ nin kucağında
ufacık bir oğlan çocuğu vardı.Sevinçten gözleri parıl parıl parlıyordu…
- Çemal bak bir oğlin oldi…Adını Temel koydim…
Şaşkınlıktan şok geçirecektim.Tıpkı küçüklük fotoğrafımdaki bana benziyordu.Kucağıma alıp doya doya sevdim.
Eve vardığımızda Kör Ninenin ve Yirik Ayşe Anamın elini, küçük
Emine’ nin yanaklarını öptüm.Elimdeki çantaları açarak, kör nine için
getirdiğim tek gözlü gözlük, ağzına layık takma diş ve sigara kutusu
takımı, Yirik Ayşe Ana için düdüklü tencere ve pilli radyo, Emine için
oyuncaklar, kayınpedere bol miktarda deliksiz kağıt para, Fadime için
Trabzon işi altın bilezikler ve annemden gizlice aşırdığım yüzyıllık
değerli elmas gerdanlığı hediye ettim...Arkası yarın: Bölüm – 6 –
Yazan: Sedat ERDOĞDU
Sedat Erdoğdu
_____________
Ab_ı Hayat Köyü - 7 -
Fadime çok iyi silah kullanıyordu.Bana da atış dersleri
veriyordu.Bazen canımız sıkıldımı çocuğu da yanımıza alıp, hamsi avına
çıkıyorduk.Yakaladığımız hamsilerden güzel bir mangal sefası
yapıyorduk.Kayınpederle oturduğumuz Çınaraltı Kahvesi köyün
erkeklerinin buluşma noktasıydı.Orda akşama kadar birbirlerine
takılırlardı.Söyledikleri sözler Karadenizlinin zekasını temsil
ediyordu.Nihayet beklenen gün gelip çatmış, otuzüç gün çabuk
bitmişti.Yine ağlayıp sızlamalar, horon tepmeler ve yine
ayrılık...Fadime ile bu ayrılığımız şimdi daha da zor gelecekti.Oğlumu
çok çok özleyecektim.
Köyde elektrik olmadığı için cep telefonumun şarjı bitmesin diye
babamla çok kısa konuşup kapatıyordum.Onlar hala benim Bodrum’ da
tatilde olduğumu zannediyorlardı.Üstelik torun sahibi olmak isteyen
babamın, erkek torunu vardı.Fakat bunu onlara nasıl
açıklayacaktım.Biraz zaman geçsin, daha sonra nasıl olsa
öğreneceklerdi.Kafamda binlerce sorgu ve sual vardı…Otuzüç gün bana
yetmezdi.Eşim ve çocuğumu her zaman yanımda görmeliydim.İstanbul’ a
gittiğimde aklım hep onlara takılı kalacaktı.Çocuk hastalandı mı, ne
yiyor ne içiyor, üşüdü mü? Bu sorular beynimi kurcalar, uyku tutmaz,
uyuyamazdım…Yine allı pullu takalara binildi yine bize yollar göründü…
Eve geldiğimde babam karşıladı.Bodrum tatilini sordu, güzel
geçtiğini söyledim.Kendimi çok yorgun hissediyordum.Yolculuk beni
sarsmıştı.Deliksiz bir uyku çektim.Ertesi gün öğleye doğru perdeleri
çeken annemin sesiyle uyandım.
- Oğlum kalk artık işine gücüne bak.Baban yaşlandı, işleri senin
idare etmen gerek! ..Geliyorsun, geldiğini bile söylemeden uyuyorsun…
- Kapat şu perdeleri anne, çok yorgunum uyumak istiyorum…İşe de yarın giderim.
- Oğlum yeni tatilden geldin, ben de seni dinlendin sanıyordum.
- Yol yorgunluğu anne tamam dedik, kapat şu perdeyi! …
- Tamam oğlum nasıl istiyorsan öyle yap.
Akşama doğru uyandığımda, annemle babam yemek masasına oturmuş, yemek yiyorlardı.
Ben de masaya oturdum.Annem sorar:
- Bodrum’ da hiç denize girmedin mi oğlum, bronzlaşmamışsın?
- Girmez miyim anne, yanmamak için geceleri denize hava karardıktan
sonra girdim.Bilirsin denizler geç ısınır geç soğur…Akşam sımsıcak
denizde yüzmesi daha güzel oluyor…
- Arkadaşların Fatih, Emre ve Ahmet de Bodrum’ daydılar…Buraya
kaç kez telefon açıp seni sordular…Ben de onlara senin Bodrum’ da
olduğunu söyledim fakat seni aramadıkları yer kalmamış
bulamamışlar…Anneciğim, gözlerden uzak yalnız başıma tatil yapmak
istedim;
- Kız arkadaşını da hiç arayıp sormamışsın günlerce seni arayıp
sordu.Oğlum sende bir gariplik var bunu seziyorum…Er geç ortaya çıkar
nasıl olsa…
Geldiğimi öğrenen Nilgün, bize gelir.Bana sarılarak öpmeye çalışır, ben dudağımı yana kaydırırım
- Kemal neden bana haber vermeden gittin? Söyleseydin ben de seninle gelirdim tatile.İnsan bir telefon açmaz mı?
- Valla Nilgün doğayla baş başa kalmak istedim.Kitap okudum bol
bol.İstanbul’ un gürültüsünden uzak tabiatla kucaklaşmak ne güzel şey…
- Oğlum artık evlenme vaktin geldi sayılır Nilgün’ ü istemeye ne zaman gideceğiz?
- Aman anne şimdi evlenmenin sırası mı? Daha yapacak o kadar çok
işlerim var ki.İşleri daha da büyütmek için çalıştığım şu sıralar bana
evlenmeden bahsedip durma! ...
- Kemal yoksa benle artık evlenmek istemiyor musun?
- Şu sıralar düşünmüyorum Nilgün.Zaman ne gösterir bilinmez.
Nilgün bu sözüme karşılık hiddetle yerinden kalkarak kapıyı açar ve
çarparak gider.Durumu gören annem oldukça sinirlenerek söylemediği lafı
bırakmaz.
Sedat Erdoğdu
